29 Nisan 2009 Çarşamba

Bilinçsiz Yetersizden Bilinçsiz Yeterliye

Bilinçsiz yetersizlikten bilinçsiz yeterlilik sürecine kadar olan dönüşümle ilgili çok önceleri bir yerlerde bir şeyler okumuştum. Bu konuyu önemli de görüyordum, ama meğer önemli olmanın ötesinde çok derin bir şekilde konuyu içselleştirmişim.

Marmara Üniversitesi'nde kişisel gelişim üzerine 3 oturum gerçekleştirecektim. O zaman Gündelik Başarı için Uygulanabilir Taktikleri bitirmiş durumdaydım. 2 oturumda bu kitaptaki taktiklerden bahsetmeye karar verdim. Ama ilk oturumda bu taktikleri nasıl geliştirdiğimden bahsedecektim. Ve o ilk oturum sırasında fark ettim ki, ben tüm taktiklerimi temelde bilinçsiz yetersizden bilinçsiz yeterliye dönüşüm süreciyle geliştirmişim.

Bu oturum bana yeni bir kitabın yolunu gösterdi.

Bilinçsiz Yetersizden Bilinçsiz Yeterli'ye adlı bu kitabımda, zaten bilinen bu 4 adımlı yolun özellikle ilk safhasıyla ilgili kendi ara adımlarımı da ekledim. Yani bilinçsiz yetersizlikten bilinçli yetersizliğe geçiş başlığına.

Burada, hemen okumaya başlayabilirsiniz.

Kulak verirseniz, hayatınızı değiştirebileceğiniz bir yaklaşım anlattığımı unutmayın. Yeni bir alışkanlık edinmek, bir alışkanlıktan kurtulmak, belirlediğiniz bir hedefe erişmek için bu yaklaşımı kullanabilirsiniz.

27 Ocak 2009 Salı

1. Alaaddin’in cininden ne isterdin?

1.1 İstemek Üzerine

Tüm o fasılları hızlıca geride bırakmış olalım. Kötü büyücü gizli ve tehlikeli mağaradaki lambayı almak için sizi bir şekilde kandırdı. İndiniz mağaraya ve lambayı karanlığın içinde parıldayan nesneler arasında buldunuz. Ne olduğunu bile bilmiyordunuz. Kötü büyücüye kaptırdınız. Sonra bir şekilde geri aldınız. Geldi gitti, geldi gitti, elde edip kaybettiniz vesaire vesaire.
Sonunda lambayla baş başa kaldınız! Artık ovalayınca içinden cin çıkacağını da biliyorsunuz. Belki bu ilk sefer bile değil, cini daha önce çıkardınız.
Cinden üç şey isteyebileceğinizi biliyorsunuz. Seçmek ne kadar zor! Ne isteseniz, ne isteseniz… Siz seçene kadar defalarca lambayı ve cini kaybetme riski yaşıyorsunuz bir de… Sinir bozucu!
Ben bu Alaaddin’i anlayamadım gitti. Bir cin, “Ne dilersen dile benden, ama sadece üç isteğin var!” derse ne istenir?
Ben şöyle bir şey isterdim: “Bundan sonra istediğim her şeyin gerçekleşmesini ve bu gerçekleşen her şeyin de kendim ve toplum için en iyisi olmasını diliyorum.”
Her ve bağlacının öncesini ve sonrasını ayrı birer dilek bile kabul etseniz, cümlede topu topu iki ve kullanılmış. Yani yine üç dilek sınırı içinde kalmayı başarıyorum.
İstemek ne kadar imkansız gelir insana! Çoğu durumda yapabileceklerimizle ilgili kısıtları ilk önce kendimiz koyarız. İstemeyiz, istemeye cesaret edemeyiz, istemeyi küstahça buluruz, kendimizi istemek istediklerimize değer görmeyiz ve içten içe istemeyi başarabilsek bile çoğu durumda isteğimizi içimize atarız. Oysa elde edenler, isteyenlerdir.
“İnsan, bir vadi dolu altını olsa ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.” Bu ifadede ilk bakışta istemenin yerildiği ve ne elde etse de her insanın sonunun ölüm olduğu anlamı çıkarılabilir. Ama bir başka anlam da istemenin ve daha çok istemenin insanın doğasında olduğu ve ölüm gelene kadar da bu istemenin devam edeceğidir.
Tabii ki kontrolsüz bir istekten bahsetmiyorum. Temel ahlak kurallarını çiğneyen, temel yasalara karşı gelen istekleri kişi dizginlemelidir. Ama burada bile isteklerini dizginlemesi için dayatılan ahlak kurallarının temel insancıl kurallar mı olduğunu yoksa toplumun dayattığı köreltici töreler mi olduğunu düşünebilmelidir. Önüne konulan yasaların insan vicdanını bağlayıcı evrensel ilkeler doğrultusunda mı olduğunu yoksa bunların köhnemiş ve onlarca yıl önce değiştirilmesi gereken çağın gerisinde kalmış cümlelerden ibaret mi olduğunu tartabilmelidir.
Ne yazık ki, çoğu durumda hiçbir şey düşünmeden, insanlar çekiliverirler.

1.2 Geleceğinizi ne belirler?

Çekilen insanla çekilmeyen insan arasındaki önemli bir fark, geleceğini neyin belirlediğine dair inançtır.
İnsanların bir kısmı, yapıp ettiklerinin kendi geleceklerini belirlemede en önemli etken olduğunu düşünürler. Bir kısmı ise kendi yapıp etmelerinin hemen hiç önemi olmadığını, geleceklerini dış faktörlerin belirlediğine inanırlar.
Elbette resim bu kadar siyah ve beyaz değildir. Her insan bu iki inanç ve düşünce şekli arasında çeşitli şiddette salınımlar yaşar. Ama çoğu kişide iki uçtan biri ağır basar.
Acaba hangisine inanmak daha yararlıdır?
Bu tür konulara karar vermede yardımcı olacak iyi bir yöntem okumuştum. De Bono’nun Altı Şapkalı Düşünme Tekniği kitabında geçiyordu. Önünüze bir kağıt alın, düşündüğünüz şeyin, olumlu, olumsuz ve belirsiz yanlarını yazın. Yazılı olarak bunları görmek karar almanızı son derece kolaylaştıracaktır.
Benim görüşüm önceden belirli olduğu için taraflı bir yaklaşımım olabilir. İsterseniz siz devam etmeden önce iki kağıt çıkarın, birine Dış Etkenler Baskın yazın ve hemen altından itibaren kağıdı üçe bölün. Birinci bölüme dış etkenlerin baskın olduğuna inanmanın olumlu yönlerini, ikinci bölüme olumsuz yönlerini, üçüncü bölüme de belirsiz yönlerini yazın. İkinci kağıda da benzer şekilde Kendi Geleceğimi Belirlerim başlığını atın ve bu inancın olumlu, olumsuz ve belirsiz yanlarını altına yazın. Sonra ikisini birlikte inceleyin ve hangisine inandığınızı, ayrıca hangisine inanmanın size daha yararlı olacağını sorgulayın.
Bunu yapmayı düşünüyorsanız, sonraki paragrafa geçmeden yapın. Çünkü devam eden paragrafta kendi inancımı yazacağım ve ardından size önerdiğim çalışmanın aynısını kişisel görüşlerimle yazacağım. Benim görüşümü okumadan önce kendi deneyinizi yapmanızı tavsiye ederim.
Ben, kendi geleceğimi kendi yapıp ettiklerimin belirlediğine inanıyorum. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum, ama böyle inanmanın beni daha iyiye, daha fazla başarıya ve daha mutlu bir yaşama götüreceğini biliyorum.
Bu konuda önyargılı olduğumu söylemiştim. Önerdiğim yöntemi uygulamaya kalktığımda aldığım sonuç da çok çarpıcı oldu: Dış etkenlerin baskın olduğuna inanmanın bir tek olumlu yanını bile düşünemedim. Belki sadece sorumsuzluk duygusunun verdiği hafiflik bir fayda olarak düşünülebilir. Ama bu da cesaret edemediğin bir şeyi yapabilmek için sarhoş olmaktan farksız: Yaptığının bilincinde olmazsın ve sonra da hatırlamazsın. Ben sorumluluğu üzerine alıp doğru olanı ya da gerekeni yaptığına inanarak kendini hafif hissetmeyi çok daha fazla tercih ederim.
Yukarıda önerdiğimde denemediyseniz ve hala kendi değerlendirmenizi yapmak istiyorsanız, buyurun yapın:

DIŞ ETKENLER BASKIN
Olumlu Olumsuz Belirsiz
Sorumsuzluk duygusunun verdiği hafiflik






KENDİ GELECEĞİMİ BELİRLERİM
Olumlu Olumsuz Belirsiz







1.3 Elmas yontucusu

İnsanın kendi geleceğini belirlemesi ile ilgili düşüncenin temelinde iki bakış açısı yatar. Bunları iki soruyla açıklayalım: Neyi değiştirebiliriz ve hangi zamanı değiştirebiliriz?
Vereceğim cevaplar bana ait değil. Bu gök kubbe altında söylenmemiş sözler elbette vardır, ama çok az olduklarına eminim. Onlardan bazılarını bulmaya çalışmıyorum. Size sadece kendi hayatımda kullandığım ve çok faydasını gördüğüm bir yaklaşımı bu kitap boyunca anlatmaya çalışıyorum. Eğer hiç duymadığınız şeyler duymayı umuyorsanız, bırakın gitsin, okumayın. Eğer bu andan itibaren okuyacaklarınızı zaten duymuş ve uyguluyorsanız, hayatınızı kutlarken beni de arkadaş edinmek için okumaya devam edin. Eğer bu andan itibaren okuyacaklarınızı zaten duymuş ama uygulamıyor durumdaysanız, okuyun: Bazı cümleler bazı kanallardan daha ikna edici gelebilirler kulağa. Belki de sizi harekete geçirecek olan kitap budur. Eğer şu ana kadar okuduklarınız size ilginç geldiyse, anlatacağım şeylerin pek çoğu da daha önce çok duymadığınız ilgi çekici şeyler olacaktır, okumaya devam edin.
Neyi değiştirebiliriz sorusuna dönelim: Değiştirebileceğimiz şey kendimizdir. Dışımızı kontrol edemeyiz ama içimizi kontrol edebiliriz. Olan şeyleri değiştiremeyebiliriz ama onların üzerimizdeki etkilerini ve onlara tepkilerimizi değiştirebiliriz.
Hangi zamanı değiştirebiliriz peki? Geçmiş zaten olmuş bitmiştir, onu değiştirmek mümkün olmaz. Gelecek henüz yaşanmamıştır ve yaşanmamış bir şeyi değiştirmemiz zaten mümkün olmaz. Değiştirebileceğimiz an’dır. Ama an’ı değiştirerek geçmişin an üzerindeki etkisini değiştirebiliriz ve an’ı değiştirerek geleceğin oluşumuna yön verebiliriz. Aslolan şu anda ne yaptığınız ve şu an’ı ne yaptığınızdır.
Kendini değiştirmeyi başaran, dünyayı da değiştirebilir. An’ı kontrol edebilen, geçmişi de geleceği de kontrol edebilir.
İmgelere inanıyorsanız, durup düşünün: Özenle, dikkatle ve sabırla çok değerli bir elması yontan bir elmas yontucusunu gözünüzde canlandırın. Bu sizsiniz. Elmas ise hayatınız, kişiliğiniz, varlığınız. Hepimiz kendi elmasımızı yontuyoruz. Geçen yüzyılın sonlarında yazdığım bir şiirime kulak verin ve kendi elmasını yontan bir elmas yontucusu olduğunuzu asla unutmayın:

ELMAS YONTUCUSU

ben bir elmas yontucusuyum gözlerim yorgun
bin yaşayıp bir vuruyorum taşıma
ömrümün tacı taşıma
görmüyorsun sen onu
ben onun için yaşıyorum

ben bir elmas yontucusuyum elmasım bahasız
okuyorum ya binlerce sayfayı
bir çizik atmak için hepsi
bir yüzey parlatmak için
bir motif bulmak için taşıma katacak
otobüslerde tramvaylarda vapurlarda yollarda taşıma malzeme arıyorum
insanlar şaşırıyor
görmüyorlar ki taşımı
gördükleri yorgun gözlü bir deli
sayfalarda altın arayan sanki

ben bir elmas yontucusuyum işim bitmez
yaptığım her şey onun için bilinmez
para kazanmak değil benim çalışmam
servette de gözüm yok rahatta da
ne de unvanlar için tahsilim
sabahları tıraş oluyorum ya
duş alıyorum koku kullanıyorum
saçımı biryantinleyip aynaya bakıyorum
hepsi taşım için

ben bir elmas yontucusuyum gönlüm buruk
her gün daha bir güzel oluyor eserim gören yok
bu şiirleri yazıyorum ya
gönlümden dökülüyor ya bunlar
konuşuyorum ya öyle yakıcı
parmaklarımdaki o sihir var ya
sesim içini öyle ısıtıyor ya
hepsi taşımın pırıltıları
onlar anlık bir dışavurum değil
onlarca yılda işlenmiş bir taşın pırıltıları

ben bir elmas yontucusuyum ufkum geniş
şarkılarda onu yontuşumun tınılarını duyuyorum
minare ve kubbelerde onu izleyişimin dinginliğini
bahçelerde onun içindeki gizil canlılığı görüyorum
denizde o canlılığın çırpınışını
ufkumu taşıma sığdırıyorum / dünyanın en büyük elması oluyor bir anda
patlayacak diye korkuyorum
ufuklar patlar çünkü bilirim

ben bir elmas yontucusuyum hep öyle kalacağım
taşıma iyi bakın
görenle paylaşacağım

23 Eylül 1999, Başakşehir

1.4 Karakter ve yetenekler kümesinde taş üstüne taş nasıl konulur?

Peki, bu topraktan çıkmış taşı, göz alıcı, değerli, peşinden koşulan ve herkesi etkileyen bir mücevher haline getirmek için yapılan o hesaplı vuruşlarda uygulayabileceğimiz bir taktik var mı?
Geleceği kontrol etmek için hem iç hem dış etkenlerin önemli olduğunu kabul ettik. Önceliğin kontrol edebileceğimiz iç etkenleri, kontrol edilebilir zaman olan şimdiki zamanda değiştirmeye ait olduğunu da kabul ettik. Ama bu değişimi nasıl sağlayacağız?
Bu kitabın konusu, insanın kendisini değiştirmesidir.
Bir karakter özelliğinden nasıl kurtuluruz?
Yeni bir karakter özelliği nasıl ediniriz?
Yeni bir yetenek nasıl ediniriz?
Kötü bir alışkanlıktan nasıl kurtuluruz?
İyi bir alışkanlık nasıl ediniriz?
Kendimizi nasıl değiştiririz?
Bu tür dönüşümlerin sağlanmasını çok kolaylaştıran bir yöntem var. Bu kitap bu yöntem için yazılmış, bu yönteme adanmış ve bu yöntemi hayatında defalarca kullanmış bir kişi tarafından kaleme alınmıştır. Uzaydan gelme, laboratuarda icat edilmiş, derinlerden çıkarılıp ilk defa gün yüzü görmüş bir yöntem falan da değildir. Siz, bu yöntemi daha önce defalarca yaşadınız.
Amacım, kullandığınız ama unuttuğunuz bir yöntemi size tekrar hatırlatmak. Sonra da bu yöntemi iyice sindirmenize yardımcı olmak.
Belki de bu yöntemi unutmadınız ama biraz göz ardı ettiniz. Bazı durumlarda kullanıyorsunuz, ama bazı durumlarda kullanmıyorsunuz. Emin olun, çok iyi kullanıyor olsanız bile, geliştirebileceğiniz yönleri vardır.
İşin aslı şu: İnsanın kendini değiştirmesinin, kendisine bir şeyler katmasının ya da sevmediği bir özelliğinden kurtulmasının aşamaları vardır. Bu aşamaların yaşanma hızı ya da aşamalardan hangisinde takılıp kaldığınız değişkenlik gösterebilir. Öyle durumlar olur ki, tüm aşamaları saniyeler içinde geçersiniz. Anlık bir etkiyle sigarayı ömür billah bırakan insanları duymuşsunuzdur, onlar gibi. Ama bazen de yıllarınızı verirsiniz de sürecin ara adımlarından birinde takılıp kalırsınız.
Sigara içenlerin sigara bırakma serüvenlerini düşünelim. Birkaç saniyeden birkaç onyıla kadar yayılabilen, hatta bazen bir ömürde bitirilemeyen bir süreçtir bu. Ne yazık ki, pek çok insan bu sürecin ya bir adımında ya da bir başka adımında takılır kalır.
Kimi insan sigarayı bırakması gerektiğini hiç fark etmez.
Kimisi sigarayı bırakması gerektiğini fark eder, ancak bırakmayı yeterince istemez.
Kimisi sigarayı bırakmayı ister ama bırakabileceğine inanmaz.
Kimisi sigarayı bırakabileceğine inanır, ama bir türlü bırakmaya kesin olarak niyet edemez.
Sigarayı bırakması gerektiğini fark edip bunu yapabilmeyi şiddetle isteyen, yapabileceğine inanan ve yapmaya niyet eden insan büyük bir yol kat etmiştir. Bazısı bu noktaya bir anlık bir olayla gelir, bazı insanlar ise onlarca yılda. Ama iş bununla bitmez.
Sigarayı bırakmaya kesin olarak niyet eden kişinin, bırakabilmek için yöntemler araştırması gerekir. İnsandan insana farklı derecelerde bağımlılık yapan bu meretin bırakılması için niyet yeterli gelmez. Bırakmayı sağlayacak araçların ve yöntemlerin araştırılıp en uygun kişisel çözümün bulunması ve öğrenilmesi gerekir.
Bu da yetmez, öğrendiğimiz yöntemleri bilinçli, azimli ve kararlı bir şekilde uygulamamız gerekir. Tekrar ve tekrar ve tekrar. Bir gün daha, bir hafta daha, bir ay daha. Ne zaman ki bu uygulamaları bilincimizle ayırdına bile varmadan gündelik hayatımızda yaşar hale geliriz, o zaman sigarayı bırakmış sayabiliriz kendimizi.
Bu kitap, bu süreç uğruna yazılmıştır ve bu süreci yaşamayı kendinizde bir alışkanlık haline getirebilirseniz, dünyada değiştiremeyeceğiniz bir şey yoktur.

2. Bir tekniği mükemmelleştirmek…

2.1 Yöntem üzerine

Bir işi başarabilmekten daha iyisi onu tekrar nasıl başarabileceğinizi keşfetmektir. Basket potasından topu bir kez geçirmek çok az şey ifade eder, oysa tekrar tekrar ve zor pozisyonlarda bile potadan topu geçirebilmek, çok önemli bir yetenektir.
Tekil başarı çoğu zaman büyük bir anlam taşımaz, aslolan başarının sürekliliğidir. Tek kalemde önemli bir miktarda para kazanmak insanı zengin yapabilecek olsa, piyangoda büyük ikramiye kazanan insanların büyük çoğunluğu ellerine geçen bu paranın ardından kısa sürede eski durumlarına geri dönmezlerdi. Bir kısmının piyango öncesindeki seviyelerinden bile daha kötü durumlara düştükleri bilinmektedir.
Bir kerede voliyi vurmanın peşinde bir de vurguncular, kanunları hiçe sayanlar ve şark kurnazları koşarlar. Hayatları hep o tek altın vuruşun peşinde geçer durur da bir türlü bellerini tam olarak doğrultamazlar.
Başarıyı ve başarının sürekliliğini sağlayan, yöntem geliştirmektir. Hedefinize ulaşmak için gösterdiğiniz çabaları bir yöntemle birleştirirseniz ve yönteminizi iyileştirmek için özeleştiri yapmaktan kaçınmazsanız, başarıya ulaşma ihtimaliniz çok daha yüksek olacaktır.
Bir yöntemi bilinçli bir şekilde kullandığınızda o yöntemin size geri dönüşünü hesaplayabilirsiniz. Hedefinize sizi yaklaştırıyor mu yoksa sizi hedefinizden uzaklaştırıyor mu? Hedefe daha da yaklaşmak için yöntemde ne gibi iyileştirmeler yapmanız gerekir? Deneme şansınız ve elinizde kalan süre bu yöntemi adımlarla iyileştirmek için uygun mudur yoksa tamamen yeni bir yöntem mi belirlemelisiniz? Bu soruların cevabını arayan ve kararlılıkla ilerleyen kişiler, hedeflerine ulaşacaklardır.
Karakter özelliklerinizi ya da alışkanlıklarınızı değiştirmek, belki de bir yetenek kazanmak için de bir yöntem belirlemeniz ve uygulamanız gerekir. Size bu kitapta vaat ettiğim kişisel değişim sürecini yaşayabilmeniz, kendi hayatımda uyguladığım ve aslında büyük de bir sır olmayan bir yöntemin uygulanmasıyla mümkün olacaktır.

2.2 Bilinç ve bilinçaltı üzerine

Yöntemi anlatmadan önce bilinç durağına bir uğramamız gerekiyor. Bilinç nedir? Bilinçaltı, bilinçüstü ya da bilinçdışı nedir? Bunlara biraz kafa yormamız gerekli.
Bilincin ne olduğu yaşamın ne olduğu sorusuna benziyor. Bilim dünyası henüz ne yaşamın ne de bilincin ne olduğunu tam olarak çözebilmiş değil. İngilizcede kullanılan “conscious” kelimesi daha basit bir seviyede algılandığında “uyanık” olma hali olarak düşünülebiliyor. Ama bilinci sadece uyanıklık hali olarak düşündüğünüzde bile çözümlenmemiş pek çok konu var. Uyku, rüya, narkoz hali gibi pek çok konu sürekli yaşanan şeyler olduğu halde derinliklerde belirsizliklerini koruyorlar.
Bu konuda bilimsel detaylara dalacak değilim. İşin bilimsel yönünü merak edenler varsa, Adam Zeman’ın “Bilinç, Kullanım Kılavuzu” adıyla Türkçeye çevrilmiş kitabını tavsiye ederim.
Bir bilim adamı yaklaşımı ile değil de bir mühendis yaklaşımıyla bilinçli ve bilinçsiz olarak yaptığımız işleri incelemeye yöneldim daha çok. Hedefimiz, bu incelemeden hayatımız için pratik sonuçlar elde etmek.
Şöyle 20-30 adımlık yürüyüş alanı olan bir yerdeyseniz, bir şey denemenizi isteyeceğim. İster eviniz, ister ofisiniz, ister bir park, yürüyebileceğiniz bu alan neresiyse önce gözünüzde ulaşılması biraz zor olan bir noktasını canlandırın. Evinizdeyseniz bulunduğunuz noktaya en uzak odanın en uzak köşesini düşünebilirsiniz. Bir parktaysanız, düz yol üzerinde olmayan gözünüzün göreceği bir nokta olsun. İşyerinde iseniz, bu deli napıyor dedirtmeyecek bir nokta tercih etmeniz iyi olabilir!
Kalkıp o noktaya doğru olabilecek en hızlı bir şekilde ama koşmadan yürüyün. Nasıl yapacağınızı önceden planlamadan başlayın yürümeye. Hedeflerinizi seçerken gerçekten kendini zorlayan kişilerden değilseniz, yani evinizdeki bir odanın tavan köşelerinden birini tercih etmediyseniz, ya da parkta seçtiğiniz nokta ile aranızda üzerinde geçiş olmayan bir küçük uçurum yoksa, çok kolayca bu işi yapabileceksiniz demektir. Muhtemelen kaç adım attığınızı, nerelere bastığınızı, hangi minik engellerle karşılaşıp onları nasıl geçtiğinizi fark etmezsiniz bile.
Biliyorum, çoğunuz bu işlemi sadece zihninizden yaptınız, ama sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Her işimizi bilinç seviyesinde detaylarıyla analiz ederek yapmıyoruz.
Nasıl yaptığımızı hiç bilmediğimiz (tıp doktoru falan değilsek) bazı işleri sürekli yapıyoruz. Mesela kalbimizin belirli bir ritim sınırında yıllarca çalışmasını yönetiyoruz. Solunum sistemimizi çalıştırıyoruz. Dolaşım sistemimizi çalıştırıyoruz. Bunlar da bilinçli çabamızla yaptığımız şeyler değil. Ama benim asıl ilgimi çeken, başlangıçta bilinç seviyesinde yapmamız gerekirken, zamanla bilinçli çaba gerekmeden yapmaya başladığımız işler.
Az önce denediğiniz ya da en azından deneseniz ne olacağını düşündüğünüz yürüme çalışmasını ele alalım. O yürüyüş sırasındaki onlarca adımın ilkini doğru düzgün atabilmek için ne kadar çaba sarf etmiştiniz bir yaş civarındayken, pek hatırlamıyorsunuzdur sanırım. Ama çevrenizde kendi çocuğunuz ya da başka bebekler olmuşsa, onlarda gözlemişsinizdir. O ilk adım bilincimizin neredeyse tüm duyuları kullanarak odaklanmasıyla mümkün olabilmişti. Aylarca bilincimiz her adımda epeyce bir katkı yapmaya devam ediyordu. Oysa şimdi, onlarca yıl sonra, ayaklarımızla adımlar atarak yürümek işlemini yapıyor olduğumuzu bile fark etmediğimiz oluyor.
Yapamadığımız bir şeyi yapabilir hale gelmek çok önemli bir süreçtir. Bu işteki ustalığımızı otomatik pilotta işi yapabilir hale getirmek ise bambaşka bir uzmanlık seviyesidir ve çok değerlidir.
Bu kitapta, yapmayı hedeflediğimiz bir şeyi nasıl yapabilir hale geleceğimiz, sonra da bu işi otomatik pilota nasıl alabileceğimiz üzerine konuşacağız.
Son bölümde ise damardan bir yaklaşım bulacaksınız. Ama hemen oraya atlamayın, aradaki bölümler olmadan o bölümü anlamak da anlatmak da kolay olmayacaktır.
Doğrudan bilinçle yapmadığımız işleri yapan aktörü ben bilinçaltı olarak adlandırıyorum. Bazı kişiler bu aktöre bilinçüstü, bilinçdışı gibi adlar da yakıştırıyorlar. Etiketler çok önemli değil. Peki önemli olan ne? Bilinçle sınırlarımız çok kısıtlı, bilinçaltında ise kısıtlarımız belki de var olmadıkları iddia edilecek kadar belirsiz.
Yüksek lisans çalışmalarım sırasında insanın alternatifler arasından seçim yaparken en fazla 5 ila 7 tercih arasında gerçekten istediğini belirleyebildiğini öğrenmek benim için şaşırtıcı olmuştu. Deha seviyesindeki insanlarda bu sınır 9’a kadar çıkabilmektedir. Daha rahat anlaşılacak bir örnekle şöyle söyleyebiliriz: Kendinize bir araba alacaksanız, değerlendirdiğiniz alternatiflerin sayısı da 15 ise, gerçekten seçmek isteyeceğiniz arabayı seçebilme şansınız çok düşüktür. Ancak sınıflandırma ve eleme yöntemlerini kullanarak başarı sağlamanız mümkün olacaktır: Mesela sizin için otomatik vites vazgeçilmez bir özellik ise düz vitesli 8 alternatifi hemen eleyerek sayıyı azaltabilirsiniz.
Yukarıdaki örnek üzerinde daha çok konuşulabilir ama bizim için şimdilik kritik olan yönü şu: Bilinçle yaptığımız işlerde yeteneklerimiz hayli kısıtlı.
Yeni araba kullanmaya başlayan birini düşünün. Aynı anda hem pedalları, hem direksiyonu, hem aynaları, hem yakın çevresindeki arabaların hareketlerini yönetmek bu kişi için son derece zorlayıcı bir iştir. Oysa aynı kişi 10 yıl sonra araba kullanırken bir yandan da çekirdek bile çıtlatacak hale gelebilir.
Bilinçle yaptığımız işleri bilinçaltına aktardığımızda yapabileceklerimizin sayısı ve kapasitesi bazen aklımızın almayacağı kadar gelişebilmektedir.
Hem bilinçle hem de bilinçaltı ile işler yaptığımız konusunda tam ikna olmadıysanız basit bir örnek daha vereyim. Bunu küçük kızımla olan oyunlarımızda keşfettim:
Bildiğiniz herhangi bir dilde konuşurken, kuracağınız cümleleri düşündüğünüzü varsayarsınız. Ağzınızdan çıkan şeyler bilinçli zihninizin ürünüdür, ya da öyle inanmak istersiniz. Peki konuşmayı bilinçaltı gerçekleştiriyor olamaz mı? Belki de ne söylediğinizi karşınızdakiyle birlikte bilinçli beyninizle kendiniz de ilk kez dinliyorsunuz.
Böyle bir olasılığın var olduğunu görmek için, 3-4 yaşlarında bir çocuk ya da çocukça davranışlarınıza aldırmayacak bir arkadaş bulun. Bu kişiyle zargontanca konuşmaya başlayın. Zargontanca, kurallarını ve kelimelerini bilmediğiniz ama konuşabildiğinizi varsaydığınız hayali bir dildir. Bu dilde bir şeyler söyleyin karşınızdakine ve o da cevaplar versin. Vurgularıyla, cümle uzunluklarıyla bir diyalog yaşatabilirsiniz karşılıklı. Bu diyalogu yaşatabiliyorsanız, ağzınızdan dökülenleri siz de ilk kez karşınızdaki insanla birlikte duyuyor olacaksınızdır.
İnsanı hayli rahatsız da edebilecek bir etki ama deneyip görün. Beynimde bir başkası mı var diye hissetmenize sebep olabilir. İşbaşında olan, bir yabancı değil, benim bilinçaltı dediğim aktördür.
Şimdi size önemli bir soru soracağım:
Sizin için çalışan milyonlarca (belki de milyarlarca) kişi olsaydı, bu kişilerin yetkinliklerinden ve sizin istediğiniz şeyleri doğru, dürüst ve yetkin bir şekilde yapacaklarından emin olsaydınız, yapılmasını istediğiniz işleri bu kişilere delege mi ederdiniz? Yoksa her işin nasıl gidiyor olduğunu, adımlarını, sonuçlarını kararları da kendiniz alacak şekilde takip etme yolunu mu tercih ederdiniz?
Bu soruyu üniversitelilere yönelik bir seminerde sorduğumda katılımcıların büyük bir kısmının doğrudan yönetimi tercih etmeleri beni sarsmıştı. Bu sonucu soruyu iyi konumlandıramamış olduğuma yoruyorum. Mantıklı olan, delege etmektir. Seminerde soruyu iyi yöneltememiş olduğum varsayımıyla konuyu biraz daha açayım:
Öncelikle milyonlarca, hatta belki milyarlarca çalışanınız var. Bunları doğrudan yönetmeyi denerseniz, delegasyona (yetki devrine) hiç başvurmadan 100 kişinin bile emeğinden yararlanamazsınız. İkinci önemli nokta ise, çalışanların yetkinliğinden ve dürüstlüğünden emin olunduğunu vurgulamamız. Çoğu durumda yetki devrinden kaçınılmasının temel ve belki tek nedeni bu emniyet duygusunun olmamasıdır.
Bilincinizi bir seminer salonu gibi düşünebilirsiniz. Kaç kişiyi sığdırıp etkin olarak yönetebilirdiniz bu seminer salonunda? Üç, beş, on, elli… Bu, bilinç seviyenizin kapasitesidir. Her işi bilinç seviyesinde yürütmeye çalışırsanız ne olur? Böyle bir şey olası değildir. Yürümekten konuşmaya pek çok etkinliğimizi bilinçaltı seviyesinde gerçekleştiririz. Sadece bilinç seviyesini kullanmak zorunda olan bir kişi, uzun süre hayatta kalamazdı.
Öte yandan beynimizin bilinç dışı kısmı, bu seminer salonunun dışında kalan milyonlarca, milyarlarca insan gibidir. Kendimizi bu konuda eğitirsek, dışarıdaki insanların temsilcilerini gruplar halinde bilinç seminer salonuna alıp onlara isteklerimizi iletebiliriz. Bu temsilciler sonra bilinçaltı seviyesine geçip oralarda ekipler kuracak ve isteklerimizi yerine getireceklerdir. Zaman zaman da bilinç seviyesine geri bildirimlerde bulunabilirler.
Üzerinde çok düşünüp bir türlü sonuç alamadığınız bir konuyu bir kenara bırakıp sonra tekrar baktığınızda önceden çözemediğiniz pek çok noktayı tıkır tıkır çözdüğünüz durumlar olduysa yukarıdaki mekanizmadan yararlanmışsınız demektir.
Kitabın başından beri size anlatacak olduğumu ballandıra ballandıra söylediğim yöntem, yapmak istediğimiz bir şeyi önce bilinç seviyesinde yapabilir hale gelmemiz, sonra da bu yeteneği bilinçaltına aktarmamız üzerinedir.
Bilinçsiz yetersizden başlayıp bilinçsiz yeterliye kadar giden bir dönüşüm sürecidir bu. Bu sürecin sırlarını çözebilen ve hayatında etkin bir şekilde uygulamaya başlayan bir insan önemli avantajlar elde edecektir. Üstelik bu süreç her insanın istemese de yaşadığı bir süreç olduğu için kavramak da –gerçekten isterseniz- uygulamak da çok kolaydır.

2.3 Bilinçsiz yetersizlik

Bazen cehalet huzur vericidir. Ama çoğu zaman değil…
Mahrum olduğunuz bir şeyin varlığından habersiz olursanız, yokluğuna katlanmanız daha kolay olabilir. Sadece kendisi değil tüm dünyası fakirlik içinde olan bir insan, zenginliğin nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyorsa, durumunu normal kabul edebilir. Hiçbir zaman tam sağlıklı olmamış bir insan, etrafındaki herkes de aynı durumdaysa bunu normal kabul edebilir. Ve etrafındaki hiçbir insanın huzur içinde yaşadığını görmeyen bir kişi, ikirciklenmeler ve huzursuzluklarla boğulmuş yaşamını normal kabul edebilir.
Ama özellikle iletişimin nitelik bakımından tartışılsa da nicelik bakımından çokça geliştiği günümüzde sahip olmadığımız şeylere başkalarının sahip olduğunu görmemek elimizde değildir. Bahsettiğim, sadece zenginlikler ve maddi varlıklar değil, aynı zamanda güzellikler, karakter özellikleri, huzur ve diğerleri.
Gözünü açıp etrafa bakmayı bilen bir insan, yetersiz olduğunun bilincinde bile olmadığı alanları fark edip değişmesi, ilerlemesi, gelişmesi gerektiğini anlayabilir. Bu bakışların onu neye yönlendireceğini büyük ölçüde kendisi belirleyecektir. Neyi istediğimiz çok önemli, ama neyi istemenin doğru olduğunu belirlemek hem hayli zor hem de çok öznel bir süreç. Neyi istediğinizi ve hedeflediğinizi bilmiyorum ve bunun iyi bir şey olmasını umuyorum; benim asıl ilgi alanım bu hedefinize nasıl ulaşacağınız yönünde. Olmak istediğiniz bir noktaya nasıl gelirsiniz? Edinmek istediğiniz bir özelliği nasıl edinirsiniz? Bırakmak istediğiniz bir huyu nasıl terk edersiniz? Yeni bir alışkanlık nasıl kazanırsınız?
Her şey fark etmekle başlar.

2.3.1 Farkındalık üzerine

Değişim mümkündür. Gelişim mümkündür. Bir hedefe ilerlemek mümkündür. Ama her şey farkındalıkla başlar.
Bir bebek, etrafındaki büyük insanların ve kendinden büyük çocukların davranışlarını sürekli izler ve farkındalık oluşturur. Kendisinin de neler yapmaya muktedir olduğunun işaretlerini izlemektedir. Onları örnek alır, taklit eder, ama bunlardan önce fark eder.
Ne yazık ki bebeklik ve çocukluk dönemindeki açık algılarımızı çoğumuz büyüdükçe kapatırız.
Dünyaya açık gözlerle bakabilirsek, olasılıklar kendilerini her an önümüze sürecektir.
Kuşları ve diğer uçan varlıkları fark eden gözlerle inceleyen insanlar sayesinde bugün milyarlarca insan uçuyor.
Bulutların fırtınalı dünyasının oluşturduğu elektriği fark edenler sayesinde aydınlatmadan bilgisayara kadar elektriği her yerde kullanabiliyoruz.
Bu üst katmanlardan biraz aşağılara inelim: Etrafımızda başarıldığını gördüğümüz ve fark ettiğimiz şeyler ufkumuzu belirliyor. Almanya’ya gidip yerleşen ve belirli ölçüde başarı sağlamış insanlar tüm köylerin gurbet yollarında şansını denemesine sebep olmamış mı? Neden bir mahallede bir esnaf yeni bir alana el atıp başarılı olunca on kişi birden aynı işe girişiyor, hiç düşündünüz mü? Ya da ne oldu da halterde doğru düzgün iddiamız yokken bir Naim Süleymanoğlu dalgasıyla bir anda halterci kesiliverdik? Birkaç futbolcumuz yurtdışında başarı sağlayınca nasıl da bir anda dünya liglerinde koşturan futbolcu ve basketçilere sahip olduk?
İnsanlar çoğu zaman potansiyellerinin farkında olmazlar. Kimi zaman bazı insanlar gözlerini gerçekten iyi açıp görülmemiş fırsatları görürler, onlar öncülerdir. Kimi insanlar ise çevrelerindeki erken örnekleri fark edecek kadar dikkatlidirler ve kendileri öncü olamasalar da başarılı olan başkalarının yaptıklarını görüp harekete geçerek istediklerini başkalarında görerek fark ettikleri şeylere kavuşurlar.
Ama kimi insan da vardır ki, sona kalır da dona kalır. Borsa rallilerinin son döneminde modayı en son fark edip de herkes giriyor diye hesapsızca borsaya girip sonra yılların birikimlerini eritip çulsuz kalanlar gibi.
Fark etmediğimiz bir şeyi isteyemeyiz. Ne istediğimizi bilmek için önce fark etmemiz gerekir. İster hayal gücümüzle, ister örneklerini görerek, ister artık boğazımıza kadar batmış olduğumuz bir suyu fark eder gibi… Fark etmekten sonra istemek gelir.

2.3.2 İstek üzerine

İstemekten çekiniriz. Hayır hayır, o en utangaç ve konuşurken karşısındakine doğru bakmayı bile büyük bir çaba olarak gören kişilerden bahsetmiyorum, neredeyse hepimiz istemekten çekiniriz.
Bu konuda büyüdüğümüz ortamın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu ortamın refah seviyesi, rahatlığı, hangi imkanlara sahip olduğu değil önemli olan. Ailesinin yanında büyüyen insanlar içinde de istemeyi bilenler ya da hayallerine bile zincir vuranlar çıkıyor, sokakta büyüyenlerde de. Hangi faktörlerin etkili olduğundan tam emin değilim, ama ne kadar isteyebildiğimiz, ne kadar hayal kurduğumuz, kendi isteklerimizi ne kadar gemlediğimiz çocukluk yıllarımıza kadar dayanan eğilimlerimize bağlı.
Dünyanın yolumuza çıkardığı engeller ya da fırsatlar değil, kendimiz belirliyoruz ne kadar istediğimizi ya da ne kadar isteyemediğimizi.
Yetersizliğimizi fark edememek hayatımızdaki en büyük engeldir. Bugünkü değerlerimiz ve algımız içinde hapsolmuş olduğumuzu hissedip özgürlüğün nasıl bir şey olabileceğini hayal edebilmek için fark edebilmemiz gerekir. Güzel şeylere erişemeyen insanların büyük bir kısmı bu güzellikleri zaten hiç fark etmemişlerdir. Her bir insan da elde edebileceği şeylerin büyük bir kısmını hiç fark etmemiştir bile.
Bu aşamayı geçebilmiş bir insanın karşısına çıkan ilk şey ise istemek ya da istememektir.
Mutlu bir evlilik yaşamanın mümkün olduğunu fark eden bir insanın aynı şeyi elde edebilmek için öncelikle elde etmeyi istemesi gerekir.
Bundan sadece birkaç on yıl önce, insanların doğal beklentisi, mutlu ya da çok mutlu olmasa bile en azından belirli ölçüde huzurlu bir evlilik yaşamaktı. Çoğu insan da bir şekilde bunu yaşıyordu. Oysa şimdi özellikle okumuş ve belirli bir gelir seviyesine sahip olan insanlar içinde mutlu bir evlilik yaşayabilenler hayli azalmış durumda. Kırkına yaklaşıp hiç evlenememiş insanlar. Otuzunda boşanmış insanlar. Evinde savaş hali yaşayanlar.
Mutlu evliliklerin azalmasının en önemli sebebi, mutlu evlilik isteyenlerin azalmasıdır bence.
Kuşların uçabildiğini tarihin bilinmeyen zamanlarından beri kaç insan fark etmiştir sizce? Doğru, milyonlarca. Geçen zamanın ne kadar olduğunu tam bilmediğimize göre belki de milyarlarca. Peki ya kaç kişinin, kuşlarının uçabildiğinin yanı sıra, insanların da uçmasının mümkün olduğunu fark etmiştir? Ya da bunu hayal etmiştir?
Kaç kişi uçmayı istemiştir? Ama istemek var, istemek var. Aralarında da fark var.
İyi bir şeyin bir insanın başına gelebileceğine inanmak kolaydır. Bir gün birilerinin uçmayı başaracağına inananlar çokça olmuş olabilir. Bir insanın sıfırdan başlayıp zengin olabileceğine inanır mısınız? İnanıyor olmalısınız, çünkü örnekleri görülüyor. Peki bunu sizin yapabileceğinize inanır mısınız?
Kendisinin uçabileceğine inanan kaç insan olmuştur? Balon icat edilmeden önce…
İstemekten sonraki adım, inanarak istemektir.

2.3.3 Kendine inanma üzerine

Yetersizliklerinin farkına varıp bunu gidermeyi isteyen insanlar iki önemli engeli aşmışlardır. Uzun bir yolun ilk adımları. Gerçi bu yol uzun olsa da, uzun zamanda kat edilebileceğine dair bir zorunluluk her zaman yoktur. Yoldaki hız da size bağlıdır.
İstediğiniz şeyi elde edeceğinize öncelikle kendiniz inanmalısınız. Başaracağına inanmadan başaran bir insan olabilir mi? Böyle bir insan şans eseri istediği bir şeyi elde etse bile, onu elinde tutması son derece zor olacaktır.
İnsanlar çoğu isteklerini kendi kendilerine yasaklarlar. Bunu bu isteklerini elde edebileceklerine inanmayarak yaparlar. İstediğini elde edebileceğine inanmayan insan, aslında isteğinden vazgeçmiş demektir.
İsteğinizin imkansız olması ya da imkansız gibi görünmesi önemli değildir. Onu gerçekten imkansız kılan, sizin onun imkansız olduğuna inancınız olacaktır.
Fatih’i düşünün. İstanbul’u alabileceğini fark etti. İstanbul’u almayı istedi. İstanbul’u alacağına inandı. Ve gemiler karadan yürüdü.
Uçaklar size çok mu doğal geliyor? Ben hala her uçağa binişimde şaşkınlık yaşıyorum. Böyle bir şeyin örneği yokken uçmayı hayal eden insanların inançları sayesinde uçuyoruz.
Mutsuz olduklarından şikayet eden çokça insan vardır eminim çevrenizde. Peki mutlu olabileceğinin farkında olan kaç insan var? Bunların kaçı mutlu olmayı istiyor? Mutlu olmayı isteyenlerin kaçı mutlu olabileceğine inanıyor?
Bu noktada önemli ve kaçınılması gereken bir soru: Nasıl?
Nasıl, isteklerinizle ilgili çok tehlikeli bir sorudur. Belirli bir olgunluğa erişmeden bu soruyu düşünmeyi kendinize yasaklamalısınız.
İyi nasıl ve kötü nasıl arasındaki farkı şöyle düşünün:
İstediğiniz şeyi düşünürken nasıl sorusu aranızda bir engel gibi dikiliyorsa, “hadi ordan sen de, sen kim bu istek kim”in kılık değiştirip soruya dönmüş haliyse, o nasıldan koşarak uzaklaşın. Gözünüzü sımsıkı kapatın, başka bir tarafa dönün. O nasılı kovun.
Nasıl sorusu, isteğinizle sizin aranızda bir köprü gibi uzuyorsa temkinli olun. Kısa ve sağlam bir köprü olmasıyla uzun ve tehlikeli görünümlü bir köprü olması arasında çok fark vardır. Hedefinize olan inancınız tam olduğunda nasıl sorusu arkadaşınız ve yardımcınızdır. Daha o soruyu sormadan beyniniz yöntemler bulmaya başlayacaktır.
Hedefinize, isteğinize olan inancınız, ona niyet ettiğinizde tam olur.

2.3.4 Niyet üzerine

İslam dinindeki niyet kavramının sanırım başka dinler ve inançlarda da karşılığı belirli ölçüde vardır. Öyle ibadetler vardır ki, niyet etmek ibadetin geçerli olması için gereklidir. Yani niyet etmeden ibadetin diğer gereklerini yapıyor olsanız bile, ibadetin şartları yerine gelmiş olmaz.
Niyet etmek bir işi yapmaya karar vermek ve bu kararını beyan etmektir. Bir şeyi istemekten ve onu elde etmek için kendinize inanmaktan bir sonraki adım niyet etmektir.
Yerine ve duruma göre içinizden aldığınız bir karar da yeterli olabilir ama bazen de bir dostunuzla, size ufuk verecek ve yardımcı olacak bir insanla, ya da üzerine yazarak bir parça kağıtla niyetinizi paylaşabilirsiniz. Hedefiniz ne kadar zorluysa, kendinize olan inancınız ne kadar titrekse, niyetiniz o kadar sağlam olmalıdır.
Başarınızın belgesi niyetinizdir. İçinizden hadi aslanım demeniz başarmaya olan inancınızı mühürlüyorsa, o da yeter.
Niyet eden insan harekete geçmeye artık hazırdır.
Fark ettiğiniz bir yetersizliğinizi gidermek gerekli isteği duyup kendinize güvenerek yola çıkmaya niyet ettiğinizde artık bilinçli yetersizlik sularına adım atmışsınız demektir.

2.4 Bilinçli yetersizlik

Harekete geçmek, hedefe doğru koşar adım ilerlemek anlamına gelmeyebilir. Niyet etmiş bir insan olarak sadece ikinci önemli aşama olan bilinçli yetersizlik seviyesine geldiniz. Bu noktada ne yapacağınıza tamamen inanmış ve kendinize güvenmiş olarak, yapmaya niyet ettiğiniz şeyi nasıl yapacağınızı düşünmeye başlamanız gerekir.
Yeterince istediğiniz, elde edeceğinize kesin olarak inandığınız ve elde etmeye niyet ettiğiniz şey size yaklaşmaya başlayacaktır. Artık siz uyurken bile beyniniz onu elde etmenin yollarını aramaya başlar. Etrafınızda gördüğünüz şeyler, izlediğiniz bir televizyon programı, bir arkadaşınızın söylediği bir şey, gördüğünüz bir eğitim programı reklamı ve aklınıza bile gelmeyecek başka pek çok şey sizi hedefinize doğru ilerletecek yolları işaret eder.
Burada en önemli nokta, tüm kaynaklarınızla koalisyon kurmanızdır.
Yetersizliğin farkında olmadığınız bir durumda zaten harekete geçmeniz mümkün değildir. Ama yetersizliği fark etmek de plan kurmaya başlamak için yeterli değildir. Çünkü gerçek anlamda istemediğiniz bir şeyi ancak öylesine uzattığınız güçsüz bir kolun ucundaki ne yapacağını şaşırmış iki parmakla dürtüklersiniz o kadar. Belirli bir anda ilginizi o konuya vermeye çalışsanız bile, zihniniz ve diğer tüm kaynaklarınız bu konuda aslında gerçekten istek duymadığınızın bilincinde olarak başka konulara kayıp duracaklar ya da odaklanmayacaklardır.
Hedefinizi tam olarak istiyor olsanız da, eğer onu elde edemeyeceğinize inanırsanız, kendi içinizde bir ikilem yaşarsınız. İstekle çalışırken aslında elde edemeyeceğinize inandığınız için bilincinde olmadan kaynaklarınızın büyük kısmıyla kendinizi haklı çıkarmaya yani istediğiniz şeyi elde edememeye çalışırsınız. Önce elde edeceğinize inanmadan bir şeyi elde etmeye çalışmak tamamen kendi inancınızla oluşturduğunuz bir akıntıya karşı kürek çekmek gibidir. Oysa akıntıyla birlikte yüzmek akıntıya karşı yüzmekten kat be kat daha kolaydır. Kendinize olan inancınızı öncelikle oluşturmak, akıntıya karşı değil akıntıyla birlikte yüzüyor olmanızı sağlayacaktır.
Niyet etmekse odaklanmanızı sağlar.
İşte şimdi nasılın vakti gelmiştir. Plan program yapmanın vakti gelmiştir. Para harcamanın vakti gelmiştir. Çaba harcamanın vakti gelmiştir. Eylem hazırlığının vakti gelmiştir.
Artık nasılı düşünmek neden olmayacağının bahanelerini üretmez, nasıl olacağının yollarını üretir. Artık plan program yapmak analiz paralizine (felcine) sürüklemez, harekette verimliliği sağlar.
Daha önce yapılmış bir şeyi hedefliyorsanız, bu aşamayı hayli hızlı geçmek mümkün olabilir. Bu işi yapanların tecrübelerini mümkün olduğunca taze bir kaynaktan edinmeye çalışır ve bu yöntemlerin sizin tarzınıza ve kişiliğinize uygunluğunu denetlersiniz. Sonra da tercihleriniz doğrultusunda yöntemleri kullanmaya başlar, deneme yanılma yoluyla sizin için çalışacak yöntemi bulana kadar inat edersiniz.
Daha önce yapılmamış bir şeyi hedefliyorsanız, bu aşama daha uzun sürebilir. Hacca giden karıncanın varamasa da yolunda öldüğü yer burasıdır. İsteğinize olan yoldan dönmedikçe, hedefe varamasanız da doğru yoldasınız demektir. Ama asıl amaç yolda ölmek değil, hedefe varmaktır. Bu yüzden neyin çalışıp neyin çalışmadığını çok iyi analiz etmek ve icabında yöntemleri iyileştirmek ve hatta değiştirmek gerekir.
Sonunda çabalarınız meyve verip hedefinize ulaştığınızda işin bittiğini düşünebilirsiniz. Oysa aslında daha gidilecek yol vardır.
Belirli bir miktar para kazanmayı hedeflemiş ve bunu uzun çabalar sonucunda kazanmış olabilirsiniz. Neyden ses çıkarabilmeyi başarmayı hedeflemiş ve sonunda üflemenizden ses duymuş olabilirsiniz. Sevdiğiniz insanla evlenmeyi hedeflemiş ve sonunda onu buna ikna etmiş olabilirsiniz. Araba kullanmayı öğrenmek istemiş ve sonunda direksiyon sınavını vermiş olabilirsiniz. Ama başardıklarınızı tamamıyla bilinç seviyesinde ve sürekli bir gayretle başardıysanız, henüz sadece bilinçli yeterli konumundasınızdır.

2.5 Bilinçli yeterlilik

Bilinçli yeterli konumundayken, edindiğiniz yeteneği, yeni alışkanlığınızı, bıraktığınız huyunuzu bilinç seviyesinde yönetmeye devam etmek zorundasınızdır.
İlk bir milyonunuzu kazanmak için çok zorlu yollardan geçmiş, sonucundan emin olmadığınız kararlar almış olabilirsiniz. İkinci bir milyonu aynı şekilde kazanmak sizin için çok acılı olur.
Neyden ses çıkarmayı artık başarıyor olabilirsiniz ama sonraki her üflemenizde aynı aşırı dikkatle hareket etmek zorunda olmak, işin tüm keyfini kaçıracaktır.
Sevdiğinizi evlenmeye ikna etmiş olabilirsiniz ama onu etkiniz altında tutabilmek için hala her an kalbiniz pır pır ederek ve sonuçtan emin olmayarak hareketlerde bulunuyorsanız, bunun keyfi neresindedir ki?
Trafiğe ilk çıktığınızdaki tüm duyularınızın neredeyse acı veren çabasıyla yıllarca araba kullanmayı herhalde istemezsiniz.
Bu noktada yapılması gereken, içselleştirmedir. Yeterliliğinizi bilinçli çaba sarf etmeden yaşar hale gelmeniz gerekir.
Sonraki milyonları daha kolay kazanmak için, neye üflerken kendi namelerinize dalıp kanatlanmak için, sevdiğiniz insanda da bir sevgi karşılığı oluşturup bu karşılıklı sevgiyi besleyip büyütmek ve oluşan sevgiye güvenebilmek için, kendi ayaklarınızla yürür gibi araba kullanabilmek için, yeteneğinizi bilinç seviyesinden bilinçaltına indirebilmeniz gerekir.

2.6 Bilinçsiz yeterlilik

Bilinçsiz yeterlilik seviyesine ulaştığınızda her şey sanki kendiliğinden olur gibidir.
Sanki artık burnunuz para kokusu almaya başlamıştır ve içgüdülerinizle hareket ederek bile para kazanırsınız. Başka insanlar sadece geçimlerini sağlamak için ay boyunca bir maaş peşinde koştururken siz parmağınızı oynatarak bile para kazanır hale gelirsiniz.
Neye üflerken dudağınızın şeklini, nefesinizi nasıl verdiğinizi ve parmaklarınızın nasıl hareket ettiğini unutursunuz. Hatta bunları yapıyor olduğunuzun bile pek farkında değilsinizdir.
Sürekli besleyip büyüttüğünüz sevginiz her bakışınız, hareketiniz, sözünüzle giderek daha derinleşir. İlişkilerin o karışık ormanında zamanında bir uçurum kenarında başlayan yolculuğunuz keçi yollarından geçmiş şimdi dere boyunca uzanan yaprak kaplı güzel bir yolda gezintiye dönüşmüştür. Nereye adım atmaya bakma ihtiyacı bile hissetmeden keyifle ilerlersiniz.
Sürücü koltuğuna oturduğunuzda direksiyon eliniz pedallar ayağınız aynalar gözleriniz olur.
Bu rahatlık seviyesine bilinçsiz yeterlilik diyoruz. İstediğiniz her hangi bir konuda bilinçsiz yeterli olan kişileri gözleyin. Kendi bilinçsiz yeterli olduğunuz alanları düşünün.
Mümkün olduğunca fazla alanda bilinçsiz yeterli hale gelmek, yaşam kalitenize en büyük katkıyı yapacaktır. Bu kitap on değişik senaryoda size bilinçsiz yetersizlikten bilinçsiz yeterliliğe olan yolu yaşatacak. En azından teorik olarak! Öğrendiklerinizi uygulamak sizin elinizde.

3. Araba kullanmayı öğreniyoruz

İnsanız çok benzeriz birbirimize. Ama insanız yaratıkların en çeşitlisi. Her insan benzer bir öğrenim sürecinden geçse de bunu yaparken birbirinden bir hayli farklı yöntemler kullanabiliyor.
Az sayıda insan, bir konuyu teorik olarak dinleyip kendi geçmiş tecrübeleriyle hızlı bir şekilde ilişki kurup algısında yeterli olgunlukta bir model kurabilir. Çoğumuz için teorik bilgilerin örneklerle beslenmesi ve ardından da kendi yaşamımızda uygulanarak giderek olgunlaşması sonuç verme olasılığı daha yüksek bir yöntemdir.
Öyleyse, işin teorisine yeter diyelim ve hayatımızdan örneklere geçelim. Hadi gelin araba kullanmayı öğrenelim. Çoğunuz araba kullanmayı biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız da çevrenizde bilen insanlar vardır. Birkaç kişinin araba kullanmayı öğrenme sürecine şahit olmuşsunuzdur. Olmadıysanız da benim anlatımıma güvenin o zaman. Başlıyoruz öğrenmeye!

Farkındalık

İki yüz yıl önce insanlar yollarda motorlarla çalışan tekerli birtakım araçları kullanarak ilerlemeye ihtiyaçları olduğunun farkında değillerdi. Bunun sebebi araba ya da yol olmaması değildi tabii, ama motorlu araçlar yoktu henüz yollarda.
Bu tür motorlu araçlar ilk çıktığında sadece çok zenginler onları kullanabiliyorlardı. Başlangıçta dünyada çok az ülkede üretiliyordu ve o ülkelerde de üst gelir seviyesindeki insanların kullanabileceği bir araçtı. Henry Ford’a kadar. Ford, ortalama gelir sahibi kişilerin de araba sahibi olabileceği vizyonunu dünyayla paylaştı ve insanları bu konuda ikna etti. Tabii üretim bantlarını kurup maliyetleri düşürerek.
Belki 30 yıl önce araba kullanmayı çok büyük bir ihtiyaç olarak hissetmiyorduk. 20-25 yıl önce benim çocukluğumda daha yaygındı, ama arabası olmayan aileler de vardı. Bizim ailede araba yoktu mesela. Mahallede telefonu olan ilk evlerden olduğumuz ve renkli televizyona da erken sayılabilecek bir dönemde sahip olduğumuz halde arabamız olmadı.
20 yaşından küçük olanlar içinde ailesinde araba sahibi en az bir kişi bulunmamış olan herhalde hayli azdır.
Artık, araba kullanabilmek bir ihtiyaç. Herkes gibi siz de bunun farkındasınız. Araba kullanmayı öğrenmek için ilk önce araba kullanma yeteneğimiz olması gerektiğini anlamamız, bu eksikliğin farkında olmamız gerekir.
Kimi insan zaten arabayla büyümüştür ve bu süreci ne zaman geçtiğini hatırlamaz bile. Başkaları arkadaşlarının ailelerinde görmüş ve öğrenme ihtiyacı hissetmiş olabilir. Bu ihtiyacı 30’unda hissetmiş bile olabilir bir insan.
Araba kullanamamayı bir eksiklik olarak fark etmeyen bir insan araba kullanmayı öğrenebilir mi? Araba kullanamamayı bir eksiklik olarak fark etmeyen bir insan hayal edemediğim için cevap veremiyorum. Siz hayal edebiliyor musunuz?
Ama şunu biliyorum ki, bir insan araba kullanabilmeyi bir gereklilik olarak görse bile öğrenme sürecine giremeyebilir. Çünkü istek de duyması gerekir.

İstek

Belki inanması zor gelebilir ama araba kullanmayı istemeyen bir kişi hayal edebiliyorum. Çünkü ben de bir dönem hiç böyle bir isteğe sahip olmadım. Toplu taşıma araçlarında görece iyi şartlarda yolculuk yapabiliyorsam, yolculuk sırasında kitap okumayı çok severim. Trafikte ne kadar süreceği belirsiz bir yolculuğu mesela heyecanlı bir roman okuyarak nasıl geçmiş anlamamak varken, o yolculuğu araç kullanarak ve gerilimini yaşayarak yapmak bana hiçbir zaman çekici gelmedi. Evim yakın olduğu için hala işe gidip gelirken arabamı kullanmıyorum.
Bu yeteneği edinmek için bir gereklilik olduğunu fark eden kişinin ikinci adımı istemesidir. Araba kullanmak konusunda istemek adımında bir süre de olsa takılmış olan kişi sayısının çok fazla olduğunu sanmıyorum günümüzde. Bu örnek için istemek önemli bir baraj değil. Ama sonraki örneklerde göreceğiz ki, bazen en büyük çoğunluğun takıldığı baraj istemektir.
Araba kullanmak konusunda ise bir sonraki adımda takılan insan sayısı daha fazladır.

İnanç

Siz nerede yaşıyorsunuz bilmiyorum, ama yaşadığım şehir olan İstanbul’da trafiğe çıkabilmek biraz cesaret işi. Araba kullanabileceğine inanmak özellikle bayanlar arasında yıllar boyunca sürebilecek bir direnç noktası olabiliyor.
Bayanlar arasında araba kullanmak isteyip de yapamayacağını düşünerek hayatı boyunca hiç öğrenmeyi denemeyen çok sayıda kişi olduğunu düşünüyorum. Erkeklerde daha düşük olsa bile yine aynı konumda insanlar bulunduğunu sanıyorum. Bu konularda yapılmış bir istatistiğim yok ama bu da zaten bir istatistik kitabı değil. Kendi çevrenizden araba kullanmayı beceremeyeceğini düşünerek sonraki adımı atmayan ya da yıllar sonra atan kişileri düşünün. Kendi geçmişinizi düşünün, araba kullanmayı öğrenmeden önce bu işi becerip beceremeyeciğinize takıldığınız bir dönem olmadı mı?
Hatta belki bir şans eseri şu an tam da bu dönemi yaşıyor olabilirsiniz.
Bana gelince ben bu aşamayı neredeyse hiç yaşamadım. Teorik inancım, bir insan tarafından yapılmış herhangi bir şeyi benim de yapabileceğimdir. Bunun koşulu ise yeterli motivasyona, hazırlık imkanlarına ve hazırlık süresine sahip olmamdır. Evet Naim Süleymanoğlu gibi ağırlığım üç katını hatta belki daha fazlasını kaldırabileceğime de inanıyorum. Ama bu, ilgimi çekmiyor.

Niyet

İlk adımı atmak zordur. Teorik bir isteği gerçekleştirmeye inancımız da tamam olduğunda bir de niyet etmemiz gerekir. Bu niyet, kafamızın içinde alınmış kesin bir karar da olabilir hedefimiz yolunda attığımız ilk adım da olabilir. Kişiden kişiye niyet etme şekli değişiklik gösterebilir.
Araba kullanmayı öğrenmeye niyet etmek kimi insan için ehliyet kurslarının ilanlarına bakmaya başlamak olabilir. Kimisi ise gider bir araba alır ve arabayı bir arkadaşına rica ederek evinin önüne getirir. Niyetin etmenin ne kadar basit ya da zor bir şey olduğu, gerçek hayatta fiziksel bir karşılığı olması gerekip gerekmediği kişiye bağlı olarak değişir.
Oruç ibadetini düşünün. Niyet etmemiş kişi için tutulmamış bir oruç gününü tek gün olarak kaza etmek gerekir. Oysa niyet etmiş bir kişinin o gün oruçlu olmaması yani niyetini bozması durumunda 60 gün kefaret ve bir gün de kaza orucu tutması gerekir. Bence niyet etmenin önemini en güzel vurgulayan örnek bu.
İstediğiniz bir konuya niyet edip etmediğinizi ancak siz bilebilirsiniz. Gerçekten istediğiniz bir konu varsa, oturup düşünün. Bu isteğinizi elde etmeye niyet ettiniz mi? Etmediyseniz, elde etme olasılığınız son derece düşüktür.

Yöntem

Bir yürekli insan cesurdur bir de cahil insan. Ateşin yakacağını bile bile ateş üstünden atlayan insan bir cesaret gösteriyor olabilir. O insan ateşi daha önce hiç görmemiş ve etkisini bilmez durumda ise cesur bir insandan daha başarılı bir atlayış bile yapabilir ama bu cesaretinin kökeni cehalettedir.
Bir şeyi gerçekten istiyorsanız ve elde etmeye niyet etmişseniz yöntemler kullanmanız gerekir.
Araba kullanma ihtiyacı hissediyorsunuz, bunu kesinlikle istiyorsunuz ve kullanabilir hale gelmeye de kesin niyet ettiniz diye direksiyonun başına geçip usta şoför gibi sokaklarda motor salındırmaya başlayamazsınız. Önce kendinize uygun bir yöntem belirlemeniz gerekir.
Yöntemler çoğu zaman çok çeşitlidir. Yeter ki siz onları bulmayı isteyin, çoğunlukla kolayca da edinebilirsiniz. Sonraki bölümlerde bu yöntemleri düşünmemiz ne kadar kolay olacak bilinmez ama araba kullanmanın yöntemlerinin birkaçını gelin birlikte sıralayalım:
1. Bir kursa gidip kursun teorik ve direksiyon dersleriyle öğrenebilirsiniz. Ama kursların direksiyon ders saat sayısı genelde trafiğe çıkabilmek için yeterli olmayacaktır haberiniz olsun. Ehliyet alsanız da sadece kursun direksiyon eğitimiyle sokağa çıkmayı denemenizi tavsiye etmem.
2. Ehliyet almadan önce ya da ehliyet aldıktan sonra, bu iş için ayrılmış özel alanlarda önce ders almayı ardından kendi başınıza araba kullanmayı deneyebilirsiniz. Sizin için yeterli ve kesenizi de çok zorlamayacak sürede ders almanız gerekir.
3. Ehliyeti almış durumdaysanız ve temel direksiyon bilgisi edinmişseniz, kendi başınıza trafiğin olmadığı zamanlarda ve kesimlerde denemelere başlayabilirsiniz. Mesela Pazar günü sabah yedide, mahalle arası sokaklarda.
4. Direksiyon simülasyon programı ve bir direksiyon hatta pedal sistemi satın alarak sanal ortamda sürüş becerilerinizi geliştirebilirsiniz.
5. Bir arkadaşınızdan ya da akrabanızdan rica eder, onunla birlikte çalışırsınız.
Başka yöntemler de bulabilirsiniz. Gördüğünüz gibi, bu yöntemler genel olarak biliniyorlar ve rahatlıkla da düşünebileceğimiz kadar kolaylar. Her isteğiniz için yöntem bulmak emin olun bu kadar kolay olmayacaktır. Öte yandan bir yönteminiz olmadan hedefe ilerleme şansınız da çok düşük olacaktır.
Daha önce yapılmış bir işi yapıyorsanız, aynı yoldan geçmiş kişilerden yararlanmak mümkün olabilir. Böylelikle Amerika’yı yeniden keşfetmemiş olursunuz.
Ama bilin ki, bazen Amerika’yı yeniden keşfetmeniz de gerekebilir. Bugünkü Amerika’yı önce Güney Amerika yerlileri keşfettiler. Ardından Kuzey Amerika yerlileri olan Kızılderililer ikinci bir dalga olarak keşfettiler. Sonra Norveç’in Vikingleri Grönland’da yüzyıllar boyunca yaşayan bir yerleşke kurarak ve Kuzey Amerika kıyılarına kadar aylarla kısıtlı seyahatler yaparak Amerika’yı üçüncü kez keşfettiler. Sonra Christopher Columbus Amerika’yı dördüncü kere keşfetti. İşe bakın ki o da Amerika’yı keşfetmişti ama yeni bir yer keşfettiğinin farkında değildi, buraları Hindistan sanıyordu. Beşinci kez Amerigo Vespucci’nin bu kıtayı keşfetmesi gerekti. Buraların Hindistan olmadığını ilk anlayan kaşifin adı kıtaya verildi. Ve biliyor musunuz Amerika’yı keşfedenler burada bitmedi.
Avrupa’da tutunamayan milyonlarca insan da Amerika’yı keşfettiler. İrlanda’da kıtlıktan milyon insan kırılınca ölmemek için milyon insan Amerika’yı keşfetti.
Yani daha önce yapılmamış bir işi yapıyorsanız Amerika’yı kendi başına keşfetmeniz gerekir. Bulduğunuz yöntemler işe yaramadıkça başka yöntemler denersiniz. Ama keşfedilmiş bir işi bile yeniden keşfetmeniz mümkün olabilir. Mesela eski Türk el sanatlarının bazıları hala yeniden keşfedilmeyi bekliyorlar. Dubai’yi düşünün. Arap Emirlikleri içinde petrolü ilk bitecek olan Dubai, kendini yeniden keşfetti ve bir ticaret merkezi haline geldi.

Süreç

Doğru yöntemi bulmak bir süreçtir. Çeşitli yöntem adaylarınız olabilir. Bu yöntem adayları arasında bir karar vermeniz ve birini seçip uygulamaya başlamanız gerekir. Bu yöntemin sizin için uygun olmadığına karar verirseniz bir başkasını denemek ya da bulmak zorundasınızdır. Doğru yönde ilerlemenizi sağlayacak bir yöntemde karar kılana kadar arayışınıza devam edin.
Araba kullanmayı öğrenmek için hem yöntemler çok iyi biliniyor hem de bu yöntemleri kullanarak başarıya ulaşmak çok zor değil.
Öte yandan her kişi için her yöntem uygun olmayabilir. Mesela bayanlar yeni öğreniyorlarken genelde yanlarında eşleri de olursa daha rahat ederler. Erkeklerinse büyük bir çoğunluğu öğrenme sürecinde arabada ailelerinden bir bayanın bulunmasından tedirgin olacaklardır.
Kimi insan tanıdığı biriyle öğrenmeyi daha rahat bulurken kimisi de bundan çok rahatsız olup ille de tanımadığı ve profesyonel bir öğreticiyle çalışmak isteyebilir.
Süreç aşamasında en önemli konu, sizin için uygun ve doğru yöntemi bulduğunuza emin olana kadar yöntemleri denemek ve doğru yöntemi bulunca da kararlılıkla uygulamaktır.
Israrcı olmak önemlidir. Edison’u düşünün: Elektrikle aydınlatmayı sağlayacak bir malzeme bulmak için 10 bin farklı alternatif denediği söylenir. Dünyayı elektrikle aydınlatmaya başlamadan önce binlerce kez işe yaramayan yöntemler bulmuştur. Edison bu deneyimlerini doğru yöntemi bulamamak olarak düşünmez yanlış bir yöntem bulmak olarak düşünür. Farkı ben biraz anlar gibi oluyorum, siz bilmem anladınız mı? Ama Edison için bu farkın çok büyük olduğu açık.
Peki ne zaman aynı yöntemde ısrarcı olmak, ne zaman o yöntemden vazgeçip başka bir yöntem denemek gerekir? Bunun genel bir kuralını söylemek zor. Deneyim gerektiren önemli bir karardır: Aynı yolda diretmek ya da vazgeçip başka bir yol denemek. Pes ettiğiniz anın başarmanıza milimler kalmış bir an olabileceği duygusu başarı şerbeti de olabilir pastanın içine gizlenmiş zehir de. Kim bilebilir ki?
Önemli olan, hedefinizden vazgeçmemektir. Ama işe yaramayan bir yöntemden vazgeçebilmek gerekir, yeter ki ana hedefinizden vazgeçmeyin.

İçselleştirme

Araba kullanabilmek tüm dikkatinizle, zihninizin önemli bir bölümünü meşgul ederek ve bedeninizde bir gerilimle yapacağınız bir şey değildir. Trafiğe ilk çıkmaya başladığınızda ve kendinizi araba kullanabilir kabul edebildiğiniz aşamada bu durumda olabilirsiniz. Bu durumda kalmamalısınız. Araba kullanmak yürümek kadar doğal bir hale gelmelidir.
Öyle bir noktaya gelmelisiniz ki, şerit değiştirirken aynaları hangi anda kontrol ettiğinizi bile fark etmemelisiniz. Gözleriniz bu hareketleri otomatik olarak yapmalı ve direksiyondaki elleriniz, pedallardaki ayaklarınız gözlerinizle eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak hareket etmeli.
İçselleştirme tekrarla olur. Akıllıca hareket ediyor ve yöntemleriniz üzerinde düşünmeye devam ediyorsanız, daha az tekrarla içselleştirmeyi sağlamanız mümkün olabilir. Yönteme çok fazla kafa yormuyorsanız içselleştirmeyi sağlamanız daha çok tekrar gerektirecektir.
Dönüşlerden sonra direksiyonun kendi başına dönmesine izin verip sadece gerekli olduğunda fazladan hareket katmanız gerektiğini de fark etmelisiniz. Bunu yapabilmeyi istemelisiniz. Bunu yapabileceğinize inanmalısınız. Bunu yapmaya niyet etmelisiniz. Yapmak için yöntem bulmalı ve uygulamalısınız. Ama bu kadar küçük ölçekteki şeyler için tüm adımları birkaç anda tamamlamanız bile mümkün olabilir. Yine de belki de takılmıştınız bu otomatik düzeltme hareketine… Direksiyonun kendi kendine boşluğunu aldığını ve tekerleri düzeltmeye meylettiğini ilk nasıl fark etmiştiniz, hatırlıyor musunuz?
Araba kullanmak yapıyorsak zaten sıkça yaptığımız bir şey olduğu için bir kez başarılıp içselleştirilmemesi pek büyük bir olasılık değildir. Sonraki örneklerde içselleştirme aşamasında takılıp kalmanın da mümkün olduğunu gördüğümüz olacak.

Kişisel gözlem

Araba kullanmayı öğrenmek konusunda ben isteme aşamasına uzun süre takıldım. Araba kullanmayı öğrenmenin gerekli olduğunun farkına üniversite yıllarında varmıştım sanırım. Sorun şuydu ki, araba kullanmayı istemiyordum. Yorucu bir etkinlik olduğunu düşünüyordum.
Sonra evlilik, çocuk, aile derken bu zorunluluğu biraz daha fazla hissettim. Ben de ailem de ev ortamımızı severiz. Bu yüzden aile sahibi olmaktan gelen baskıdan çok yaşım ilerliyor sonradan öğrenmek zor olur diye araba kullanmayı öğrenmeye karar verdim.
Ehliyeti zaten daha önce direksiyon sınavını verecek kadar öğrenerek almıştım. Şimdi artık trafiğe çıkacak kadar araba kullanmayı öğrenmek gerekiyordu. İlk fırsatta keseme uygun, eski bir araba aldım. Rahat kullanayım, ufak tefek kaza olursa çok masrafı olmasın diye. Yakın bir arkadaşımla İstanbul’un uzak bir sanayi mahallesinde, işyerlerinin kapalı olduğu zamanlarda çalışmaya başladık. Sonra yavaş yavaş hafif trafikli yerler derken karlı havada bile kullanmaya başladım. Kaza olursa diye araba aldım ya, kazalar oldu tabii. Bir kere far kırıldı, bir kere ön çamurluk yamuldu, bir kere egzoz borusunu park ederken yamulttum ve bir kere de geri geri ana yola bakmadan çıkan bir kamyonet arabanın kaportasını yırttı. Pek de içselleştirilmiş bir araba kullanma becerisi gibi durmuyor.
Düz vites arabayı 1,5 sene kadar kullanıp sattım. Zahmeti hoşuma gitmiyordu araba kullanmanın, öğrenmiştim de zaten kullanmayı. Yeterliydi bu.
İlerleyen yıllarda bir araba sahibi olmak lazım diye araba aldım ve tabii ki otomatik vites aldım. Şimdi araba kullanmak çok daha keyifli, gereksiz zahmetin önemli bir kısmını düz vitesle geride bıraktım.
Eşim de yıllar önce ehliyet alacak kadar araba kullanmayı öğrenmişti. Ama trafiğe hiç çıkmamıştı. Onun öğrenmesi için yaşlı bir amcayla ilgili öneri aldık. İnsana güven duygusu veriyor, kendine güvenmeni sağlıyor, telaş etmeni engelliyor diye önermişlerdi. Gerçekten çok memnun kaldık. Şimdi eşim bir sonraki adımda. Benimle birlikte çıkıyor trafiğe. Yakında yalnız da çıkmaya başlayacaktır.
Araba kullanmayı benden fazla sevip istediği kesin. Ben isteğe uzun süre takılmışken, eşim inanç aşamasına bir hayli uzun süre takıldı. Ama o aşamayı geçtiğinden beri hızla ilerliyor. Sanırım bir yirmi yıl sonra araba kullanmayı benden çok daha fazla içselleştirmiş olacaktır.
Benim için hala kitap okumak araba kullanmaktan daha keyifli.

4. Yürümeyi öğreniyoruz

İşte bunu yapmışsınızdır. Eğer büyük çoğunluğumuza verilen ayakta durabilme ve yürüyebilme yeteneğine hiç sahip olmadıysanız, sizin için çok üzgünüm. Ama bu yeteneğe sahip olduğunun farkında bile olmayan ve bunu gerçekten kullanabileceği kadar iyi kullanamayan kişiler için belki daha fazla üzülmek gerekli.
Şu an yürüyemiyor olsanız bile bir dönem yürümüş olabilirsiniz. Ya da en azından yürümeyi öğrenmekte olan bir bebeği gözlemişsinizdir.
Şimdi o bebeğin neler yaşadığını hatırlamaya çalışalım. Kendi yürümeye başlama maceramı hatırlamıyorum ama on civarında yeğenimin bu dönemini gözledim. Yeğenlerimin sayısı aslında daha çok ama küçüklüklerini gözlemleyebildiklerimin sayısı bu civarda. Kendi iki çocuğumun yürümeye başlaması sürecini de yaşadım.
Hatırlayalım…

Farkındalık

Bir bebek etrafında insanların yürüdüğünü fark ettiği için mi kendisi de bu işlemi yapabilme ihtiyacı hisseder? Bu soruya cevap verebilmek kolay değil.
İnsanları hiç görmeden büyüyen bir çocuk yürür müydü? Buna cevabımız var. Ormanda hayvanlarla büyüyen ve insanlarla ancak büyüdükten sonra temasa geçen çocukların bile yürüdüğünü biliyoruz. Ama sonuçta o da hayvanları gözleme şansı bulmuştur, yürümeyi onlardan fark etmiş olabilir.
Pratik olarak pek mümkün olmasa bile, hiçbir insan ya da hayvan görmeden büyüyen bir çocuğun bile belki gecikmeli olarak yürümeyi başaracağını düşünüyorum. Yürüyebilmeyle ilgili farkındalık vücut yapımıza işleyen bir özelliktir. Gerekli kaslar ve kemik yapıları ve başka neler gerekiyorsa onlar yeterince güçlenince bir insan doğal olarak yürüyebilir.
Bizim için burada önemli olan, 11-12 aylıkken bir bebeğin yürümeyi öğrenme sürecini nasıl yaşadığı. Normal bir ortamda olan bir bebek, etrafındaki insanların ayakları üzerinde durabildiğini görmeye başladığı ilk günlerden itibaren görür ama bunu hemen fark edemez. Zihinsel etkinlik seviyesi arttıkça ayakta durmanın ve yürümenin ne işe yaradığını yavaş yavaş algılamaya başlar. Bunu zihinsel bir algılamadan çok taklit edilmesi gereken bir başka davranışı kodlamak olarak da düşünebiliriz.
Anlamını çok iyi kavramasa da bebeğimiz ayakları kullanarak ayakta durmak ve yürümek davranışlarını fark etmiştir.

İstek

Her sağlıklı bebek yürümeyi ister. Bir bebeğin en temel özelliklerinden birisi, herhalde sınırsızca istemesidir. Kendisini dünyanın merkezinde görür. İnsanları ve şeyleri kendi uzantısı gibi algılar. Her istediğini elde edebileceğini düşünür. Elde edene kadar da bıkmadan usanmadan çaba sarf eder.
Bırakın bebeklik dönemini, 3-4 yaşına gelmiş bir çocuk bile isteklerinin gerçekleşeceğini varsayma eğilimindedir. Yapamamak kavramını algılamakta zorlanır.
Kendi isteklerimizi kısıtlamak da sonradan öğrendiğimiz bir şeydir. Bazen işe yarasa da çoğunlukla yaşımız ilerledikçe anlamlı ve önemli isteklerimizi de kısıtlamaya başlarız ve potansiyelimizi gerçekleştirmede önümüze en büyük engeli kendimiz koyarız.
Bir bebeğin fark ettiği bir şeyi istemekle ilgili bir sorunu yoktur, özel bir çalışma yapmasına da gerek yoktur.

İnanç

Söylenebilecek ne kadar az şey var bu konuda. Tıpkı istekte olduğu gibi, bir bebeğin kendine inancında da bir sorunu yoktur. Gördüğü bir şeyi yapamayacağına inanmaz. Yapabileceğine de inanmaz. İnanıp inanmamak gibi bir derdi yoktur. Ama davranışı yapabileceğine inanmış gibidir.
Bebeğin karakterine ve yaşadığı deneyimlere bağlı olarak bu inanç kısa sürelerle sarsılabilir. Ama bir bebeğin hafızası çok da güçlü değildir. Bu yüzden yaşadığı olumsuz deneyimler –travma ölçeğinde olmadıkça- onda pek iz bırakmaz.
İstek aşamasında olduğu gibi inanç aşamasında da bebekten alacağımız önemli dersler vardır. Hem başlangıçtaki kendine saf inanç konusunda, hem de inancını sarsan olayları hızlı unutma konusunda kişinin tutumu istediklerini elde etmesi üzerinde önemli etkilere sahiptir.

Niyet

Bir bebekte bile yürümeye niyet etme eşiğine istek ve inanç kadar hızlı ulaşılmaz.
11 aylık yürüyen, 1 yaşını doldurunca ancak yürüyen ve daha sonraki zamanlarda yürüyen bebekler arasında en temel fark tutunarak ayağa kalkmaya, tutunarak adım atmaya, tutunmadan ayakta kısa süreli durmaya ve tutunmadan ilk adımı atmaya niyet ettikleri ve bunları ilk kez denedikleri andır. Çünkü her çocuk bunlardan herhangi birini bir kez denemeye başladığı zaman hayli kısa bir sürede başarır.
İstek ve inanç konusunda zaman içinde kendi kendimize zorluklarımızı artırırız. Oysa niyet etmek her zaman görece daha zor olmuştur. Bebekliğimizde bile.

Yöntem

Bir bebek en güzel yöntemi kullanır: Taklit etmek. İnsanın en temel öğrenme yöntemlerinden biri budur.
Taklit etmenin yanı sıra, çevresinde pervane olan büyüklerinden de taktikler alır. Onların seslerine ilgi göstererek, el hareketlerine odaklanıp onlara ulaşmaya çalışarak, kendisine yapılan yönlendirmelerden en yüksek ölçüde yararlanır.
Yöntem bulmayla ilgili de zaman zaman bebekliğimizi hatırlamamız faydalı olacaktır. Bir bebeğe sunulan örnekler ve yönlendirmeler, pek çok olası isteğimizle ilgili çevremiz ve dünya tarafından bize sürekli sunulmaktadır.
Sonraki örneklerde bir bebek gibi bu sinyallere açık olma konusuna tekrar döneceğiz.

Süreç

Bir bebek bile, aşamalı olarak ilerlemeyi bilir.
Düşünün: Emekleme var. Ardından tutunarak ayağa kalkma. Tutunarak ayakta kalma. Tutunarak adım atma. Desteği bırakarak anlık olarak ayakta kalabilme. İlk adımı atma.
Bunların hepsi zaman içinde aşamalarla gerçekleşir.
Tüm bu süreç boyunca en temel karakteristiklerden birisi ise inatla, bıkmadan, usanmadan denemeye devam etmektir. Bir bebek, başarısızlık karşısında yılgınlık göstermez. Olumsuz deneyimlerini kısa sürede unutarak yapmaya çalıştığı şeyi tekrar tekrar denemeye devam eder.

İçselleştirme

Ne zaman biter içselleştirme? Ne zaman yürümeyi tamamen içselleştirmiş oluruz?
Uzakdoğunun yakın döğüş sporlarını konu alan filmlerinde, önüne sürekli çıkan engellere rağmen dans eder gibi hedefine doğru yürümeye devam eden oyuncular geliyor mu gözünüzün önüne? O oyuncular kadar başarılı ve dengeli yürüyebiliyor musunuz?
Bir yeteneği içselleştirmek neredeyse bitmeyen bir süreçtir. Her zaman daha iyisi mümkündür.
Yine de bir yeteneği aktif olarak düşünmeden, bilinçaltımızla ya da zihnimizin gerisiyle rutin olarak kullanmaya başlamışsak içselleştirme başlamış demektir.
İlk adımını attıktan birkaç hafta sonra bebek o kadar da büyük bir zihinsel çaba sarf etmeden yürümeye başlar. Ve hayatı boyunca yürümeyi içselleştirmeye devam eder.

Kişisel gözlem

Yeğenlerimin birkaçının yürüme macerasının önemli anlarında yanlarında bulundum. Kendi çocuklarımın da…
Bu öğrenme sürecini ne kadar iyi hatırlarsak, bizim için o kadar iyi. Her hangi bir hedefimiz için bir bebek kadar içten bir isteğe sahip olmak, bir bebek kadar şüphesiz ve neredeyse gerek olduğu bile düşünülmeyen bir inanca sahip olmak, bir bebek kadar yılmaz bir şekilde o istek yolunda ilerlemek, işimizi çok kolaylaştıracaktır.
Özellikle küçük olumsuzluklardan yılmamayı bir bebek kadar iyi yapabilen var mıdır dünyada?

5. İngilizce bol kelime nasıl öğrensem?

Toplumumuzda en azından yüzbinlerce insanın derdi olan bir konuya geldik. İngilizce öğrenmek günümüzün sınırları belirsizleşen dünyasında pek çoğumuz için çok önemli bir konu. Ama öğrenmenin de aşamaları var. Temel gramer bilgilerini biliyor olmak bir şey, kendi alanımızda İngilizce’yi sorunsuz kullanabilecek kadar kelime öğrenmiş olmak ise bambaşka bir şey.
Üstelik bir kelimeyi bilmenin de dereceleri var. Anlamını bildiğiniz ama çok iyi yerleşmemiş bir kelime ya da kalıbı düşünün. Bu kelimeyi ne kadar biliyorsunuz? Yazılı bir metin içinde gördüğünüz zaman anlamını hatırlayacak kadar mı? Bir konuşma içinde geçtiğinde duyarak anlamını anlayacak kadar mı? Bir yazışmanızda cümle içinde yeri geldiğinde kullanmayı hatırlayacak kadar mı? Yoksa bir konuşma içinde, konuşma hızıyla cümleler kurarken o kelimeyi hatırlayıp da kullanacak kadar mı?
Yurtdışında birkaç ay kalmadan, Türkiye’deki şartlarla bu konuda bir hayli ilerlemiş bir kişiyim. (Mesela bir romanı Türkçe okumak yerine İngilizcesinden okumayı tercih edebiliyorum.) İngilizce kelime öğrenme sürecini birinci elden deneyimledim. Bu bölümde bu süreç içinde kendi yaşadıklarım üzerinden konuşuyor olacağım.

Farkındalık

Önemli atımlar yaptığım hemen her alanda, farkındalık anını ya da farkındalığın gelişme sürecini hatırlarım. Hani çizgi filmlerde kafasının üzerindeki balonda bir lamba yanan karakterler vardır ya, neredeyse öyle. Farkındalığın oluşturduğu aydınlanma ne kadar güçlüyse, ilerleme şansınız da o kadar yüksek olacaktır.
Anadolu Lisesi’nde, üstelik de beş yıllık ilkokulun ardından aldıkları dönemlerde, hazırlık okumuştum. 11-12 yaşlarında bir tam eğitim yılı boyunca haftada 25 saat İngilizce dersi görmek İngilizce öğrenmek için hayli etkili bir yöntem. Her gün onlarca sayfa İngilizce ödevi yaptığımızı hatırlıyorum. Üstelik başarılı bir öğrenciydim. Yani İngilizcenin gerekli temel gramer bilgilerini çok erken yaşta öğrendim. Bu dönemlerde İngilizce dersimize girenlerden bir Fatih Hocamız vardı, şu lafını hiç unutmam: “Yabancı dil nankördür. Günde 15 dakika ayırırsanız, unutmaz ve üstelik geliştirirsiniz. Ama günde 15 dakika ayırmazsanız, unutursunuz.” Ne kadar haklı olduğunu gördüm ilerleyen yıllarda. İngilizceye bu vakti ayırdım ve geliştirdim. Seçmeli ders olarak senelerce aldığım Almancaya bu vakti ayırmadım ve şimdi neredeyse hiç bilmiyorum bu dili.
11-12 yaşından itibaren İngilizceyi öğrendiysem, eksiklik bunun neresinde? Bunu yıllarca ben de fark etmedim. Sonra üniversite yıllarımda, hiç İngilizce kitap okumadığımı fark ettim. Kitap okumayı çok sevdiğim halde, İngilizce kitap hiç okumamıştım. Tabii ki, derste okuduğumuz kitaplar olmuştu. Ödev olarak okuduğumuz kitaplar da olmuştu. Üniversite sırasında da kaynak kitap olarak kullandığımız İngilizce kitaplar oluyordu. Ama keyif için, eğlenmek için, öğrenmek için kendim tercih ederek alıp okuduğum kitaplar arasında hiç İngilizce kitap yoktu. Ders için okumuş olduğum İngilizce kitaplar ya teknik kitaplardı ya da genelde basitleştirilmiş, basitleştirilmemişse de özel seçilmiş kitaplardı.
İngilizce kitap okumuyor olmayı önemli bir eksiklik olarak böylece hissetmeye başladım. Aslında gerçekte eksiklik olan konu, yeterince İngilizce kelime bilmemekti. Bildiğim kelimeleri de iyice sindirmemiş olmaktı.
Asıl eksiklik İngilizceyi yeterince rahat kullanamamaktı. Gramer bilmek yetmiyordu yani. İngilizceyi yeterince rahat kullanamamamın sebebi, yeterince çok ve özümsenmiş olarak kelime bilmiyor olmamdı. Bu eksikliğin ortaya çıkış şekli ise İngilizce kitap okuyamamaktı.

İstek

İngilizceyi rahat kullanabilmek konusunda istek sorunu hiç yaşamadım. Bu alanda senelerce oyalandığım süreç farkındalık olmuştu. İngilizceyi daha iyi kullanabileceğimi ve mevcut yetkinliğimin yeterli olmadığını fark ettikten sonra bu yetkinliği geliştirmek için hemen istek duymaya başladım.
Konuya ve konuya olan yaklaşımınıza bağlı olarak aşamalardan herhangi biri aşılmaz bir engel haline gelebilir. Ya da sizi çok fazla oyalayabilir. Bu konuda farkındalıkta senelerce oyalandıktan sonra istek alanını hiç oyalanmadan geçtim. Oysa başka konularda istek aşamasında takıldığım da oldu. İstek aşamasının pek çok kişi için ve pek çok konuda geçilmesi en zor aşamalardan biri olabildiğini biliyorum. İlerleyen bölümlerde istek üzerinde çok daha fazla durduğumuz konular olacak.

İnanç

İngilizceyi yeterince etkin kullanamamayı İngilizce kitap okuyamamak olarak daha elle tutulur bir farkındalık haline getirdikten sonra bu eksikliği gidermeyi hemen ister hale gelmiştim. Ama acaba yapabilir miydim?
İnanç bir müddet oyalandığım bir aşama oldu. Ne de olsa senelerdir İngilizce eğitim alıyordum. Bu seneler sırasında çeşitli kitapları ödev olarak ya da ders çalışmaları sırasında okumuştuk. Her sayfada onlarca yeni, bilinmeyen kelimeyle karşılaşmak hayli ürkütücüydü.
Engel çok büyük görünüyordu. Üstelik kelime öğrenmeyle ilgili derslerde uyguladığımız yöntemler de bana çok ters geliyordu: Kitabı okumaya başla. Bilmediğin kelimeye rastladığında bir deftere kelimeyi yaz. Sözlükten anlamını bul. Kelimenin karşısına anlamını yaz. Birkaç kez oku, ezberlemeye çalış. Sonra da bu kelimeleri belirli aralıklarla tekrar et.
İngilizce kitap rahat okuyabilir hale gelip gelemeyeceğimden emin değildim. İngilizceyi rahat kullanır hale gelmiş göremiyordum kendimi. Hayalimde bile.
Ama kendime inanç konusunda önyargılıydım. Otomatik düşüncem ‘yapabilirim’ şeklinde tek bir kelimeydi. Özel konuda inancımı sorguladığımda kendimi yeterince güçlü göremiyordum, ama genel olarak kendime inancım güçlüydü. Detaya çok girmeden, çok düşünüp kendi kendimi daha fazla şüpheye düşürmeden harekete geçmeye eğilimim oluşmaya başladı. Yine de inanç konusundaki oyalanmam aylarımı almıştı.

Niyet

Bir gazetenin kuponla verdiği, cepte taşınabilecek büyüklükteki elektronik sözlük, inanç aşamasından niyet aşamasına geçişimde önemli bir rol oynadı. Bu elektronik sözlüğü edinmemle hemen hemen aynı günlerde British Council’in İstanbul şubesine gidip üye de oldum. Okuyacak kitap ve kullanacak sözlük ayarlamıştım. İngilizceyi daha etkin kullanmada ilk adımımın kitap okumayı başarmak olduğuna da karar vermiştim. Yola çıkmaya artık hazırdım. Kesin kararımı vermiş, niyet etmiştim.

Yöntem

İnanç aşamasında en çok oyalanmama sebep olan, kelime öğrenmeyle ilgili okulda gördüğümüz yöntemlerin beni ürkütmesiydi. Çok yorucu, verimsiz ve sıkıcı geliyordu bu yöntemler.
Öte yandan üniversitenin son senesindeydim; çok sevdiğim halde roman okumaya zaman ayırmak uygun gelmiyordu. İngilizce olarak roman okumaya, kelimeleri de yazıp ezberleme çabasına girmemeye karar verdim.
Otobüslerde İngilizce roman okumaya başladım. Cep sözlüğü de yanımdaydı. Böylece kelimelere de bakabiliyordum.
Bana öğretilen yöntemleri uygulamaya zamanım da isteğim de olmadığı için, yöntemsiz bir şekilde işe başlamaya karar vermiştim. Ama bir yandan da nasıl bir yöntem kullanmam gerektiğine kafa yormam gerekiyordu.
Okuduğum ilk birkaç kitapta fark ettiğim önemli ayrıntılar oldu. Bu ayrıntılar yöntem konusundaki düşüncelerimde de bana yol gösterdiler:
- Tek bir kelimeyi anlamakla o kelimenin içinde geçtiği cümleyi anlamak aynı şey değildi.
- Anlamadığınız cümleler olsa bile, konunun genel akışını takip etmek o kadar zor olmayabiliyordu.
- Bir roman okurken, romanın konusu doğrultusunda bazı kelimeler çok sık geçtiği için, defalarca karşılaştıkça o kelimeleri çok daha iyi anlayabiliyor, özümseyebiliyordunuz.
- Kelimelere sözlükten bakmak, okumayı çok zorlaştırıyordu. Çünkü genel akışı bölüyor, hızınızı kesiyordu.
Sözlükle okuduğum ama her yeni sayfada çok daha az kelime için sözlüğe baktığım birkaç kitap bitti. Hızla kelime öğrendiğim için değil, her kelimeye bakmak sıkıcı geldiği için ve kelimeleri bilmeden de akışı anlayabildiğim için daha az kelimeye bakıyordum.
Harekete geçmiş ve İngilizce kitap okumanın o kadar da zor olmadığını görmüştüm işte. Ama ne kadar anlıyordum? Kelime öğrenmeme bir faydası var mıydı bu yaklaşımın? Yoksa zararlı mıydı? Ana hedefim olan İngilizceyi daha etkin kullanabilmeye yaklaştırıyor muydu beni?
Bundan bir önceki dili nasıl öğrendiğimi düşündüm, kendi dilimi, Türkçeyi. Bildiğim Türkçe kelimelerin ihmal edilebilecek kadar az bir kısmını sözlükten anlamına bakarak öğrenmiştim. Kelimeleri bebeklikten itibaren duyduğum konuşmalarda, okuduğum cümlelerdeki konumlarına göre anlamlandırarak öğrenmiştim.
İlk birkaç deneme, İngilizce için de bu yöntemin geçerli olabildiğini bana gösterdi.
Birkaç kitaptan sonra sözlüğü tamamen bıraktım. Belirli bir kelimeyi anlamasam bile cümleyi anlayabiliyordum. Cümleyi anlayamasam bile genel akışı anlayabiliyordum. Genel akışını bile anlamakta zorlanacağım bir kitapsa, daha rahat anlayacağım ve konusu daha çok ilgimi çeken bir romana yöneliyordum.

Süreç

Sonunda yöntemimi bulmuştum. Üstelik bulduğum yöntem, bu özel konuda biraz sorunlu olarak geçtiğim inanç aşamasındaki sorunları da gidermişti.
İngilizce kitap okuyabiliyordum. Bundan keyif alabiliyordum. Bilmediğim kelimelerin olmasına aldırmamak bana büyük bir ilerleme sağlamıştı. Bir kitabın önemli yeni kelimelerini hiç sözlüğe bakmadan daha kitabın ortasına gelmeden öğrenmiş oluyordum.
British Council’e üyeliğimi kapanana kadar devam ettirdim. İngilizlerin İstanbul’da hedef oldukları bombalı saldırının ardından British Council önce hizmetine ara verdi, sonra bir otelde hizmet vermeye başladı, sonra da tamamen kapandı.
Ama bu arada ben Türkçe kadar İngilizce de kitap okumaya başlamıştım. Hatta bazı aylarda okuduğum İngilizce kitap sayısı Türkçe kitap sayısını geçiyordu.
Çok basit bir taktik bulmuştum ve bunu sürekli uygulamaya devam ediyordum. Keyif için okuyabileceğin bir İngilizce kitap bul ve anlayıp anlamadığına aldırmadan oku.

İçselleştirme

Bu yöntemi on yılı aşkın bir süredir kullanıyorum. Anlamak konusunda ve bildiğim kelime sayısının artmasında bana birikimli faydasının çok yüksek olduğunu biliyorum. Hatta anlamanın ötesinde, mesela İngilizce bir metin yazmam gerektiğinde kelimeleri çok rahat bulup kullanmamı da sağlıyor. Sıkça yaşadığım bir deneyim şudur: İfade etmek istediğim şeyle ilgili bir cümle kurarım. Cümlede bir kelime ya da kelime grubunu kendiliğinden kullanmışımdır, ama burada bunu kullanmanın uygun olup olmadığından hatta kelimenin anlamının ne olduğundan şüpheliyimdir. Riske girmeyeyim diye sözlüğü açıp kontrol ederim ve ilgili kelime ya da kelime grubunu tam yerli yerinde kullanmış olduğumu görürüm.
Bu kelime öğrenme yöntemi artık kullandığımı bile fark etmediğim bir şekilde içselleşti bende. Ben sadece okumak istediğim bir metni okuyorum. Bilinçaltım bu arada benim için yeni kelimeler de öğreniyor. Bir yandan da bildiği kelimeleri daha iyi pekiştiriyor.

Kişisel gözlem

Bu bölümü tamamen bir kişisel deneyimim üzerinden anlatmış oldum. Bu deneyimle ilgili bazı kişisel gözlemlerimi sizinle tekrar paylaşmak isterim. Özel olarak İngilizce öğrenme konusu açısından değil genel olarak yaşanan aşamalar açısından belirtmek istediğim bazı detaylar var:
- Benim için doğru olan sizin için doğru olmayabilir. Bir kişinin uyguladıklarını aynen uygulamak sizin için doğru olmayabilir. Başkalarının deneyimlerini inceleyip kendiniz için bunun uygun olup olmadığını değerlendirerek, gerekirse dönüşümler yaparak taktikler geliştirmelisiniz.
- Farkındalık her zaman çok önemli bir aşama. Başlangıç farkındalıkla mümkün. Geliştirmek istediğiniz alanlarda farkınladığınızın nasıl oluştuğuna dikkat edin. Bunun üzerinde düşünün. Kafanızda kristalleşmiş bir ana dönüştürürseniz, süreç içinde sizi besleme etkisi daha yüksek olacaktır.
- Bir aşamayı tamamen çözümleyip geçmek zorunda değilsiniz. Ama süreç içinde sonradan sorunlu geçtiğiniz aşamayı desteklemeniz gerekir. Mesela İngilizce ile ilgili süreçte inanç benim için böyle bir aşama oldu. Tam olarak çözümlemeden geçtim ama sonraki aşamalarda inancımı da kesinleştirdim.
- Niyetinizi bir eylemle ilişkilendirmek gücünü artırabilir. Bu süreçte benim British Council’e üye olmam niyetimdeki kararlılığı simgeleştirmesi açısından önemliydi.
- Benim bu süreçte kullandığım yöntem hayli kendime özgü. Öğrenmeyi bilinçaltıma yaptırmak benim belki yirmi yıla yakın zamandır kullandığım bir yöntem. Sadece okuyarak, kelimelere aldırmadan kelime öğrenmek bende başarılı oldu. Sizde olmayabilir. Amacınıza ulaşmada anlattığım sürecin yöntem belirleme kısmında o özel isteğinize ve kendi özelliklerinize uygun yöntemleri geliştirmek sizin sorumluluğunuzda.

6. Basit hata ve ondan kurtulma yolları

Bazen ne yapmak gerektiğini bilmediğimiz için doğru şeyi yapamayız. Bazen yanlış biliyoruzdur. Ama çoğunlukla yanlış bir şey yaptığımızda aslında gereken şeyleri doğru olarak biliyor olduğumuz halde, hata yapmışızdır.
Bir lise yazılısında, üniversite giriş sınavında ya da bir arkadaşlık ilişkisinde… Çocuğumuzu kendisine de zarar verecek şekilde şımartırken ya da yapmamamız gerektiğini bildiğimiz halde eşimizle yaptığımız bir kavgada sesimizi onunkini bastırmak için biraz daha yükselterek…
Bir sınavda yapabileceğiniz halde ufak bir hata yüzünden kaybettiğiniz soru olmadı mı hiç? Bu bölümde bu tür hatalardan kurtulma konusunu ele alacağız. Geçmişte kendi yaşadığım bir deneyimdi bu, şimdilerde kızımın hazırlandığı sınav için yine gündemimde. Basit hata adını kendi deneyimim sırasında bulmamıştım, kızımın hazırlık sürecinde kavramın adı oturdu.

Farkındalık

Sınavlarda bilgim dahilinde olduğu ve yapabilecek olduğum sorulardaki hatalarımın canımı yaktığını önceden beri hissettiğim olmuştu. Ama üniversitede bir vizede bu deneyimi o kadar acı yaşadım ki, hala aklımda.
Takım Tezgahları adlı bir dersti. Alman ekolünden bir hocamız vardı: Titiz, en ufak bir hata yüzünden tüm soruyu yok sayan… Tabi bu kadar titiz olduğunu acı bir şekilde öğrenecektim.
Dört soru sorulmuştu vizede. Dördünü de cevaplayabilecek bilgi seviyesindeydim. Dördünü de cevapladım. Çıkarken yüz bekliyordum, sonuç açıklandığında elli aldığımı gördüm. İki soru ufak tefek hatalarla dikkatsizliğimin kurbanı olmuştu.
Dikkatsizliğin acı maliyeti o kadar kristalleşti ki, aklımda parıldayan bir güdüleme anı haline geldi.
O zamanlar dikkatsizlik olarak yorumluyordum bunu. Kızımın sınav hazırlığı sürecinde birlikte yaptığımız çalışmalarda basit hata adını buldum.

İstek

Gördüğüm zarar çok netti. Bana bir kere değil, senelerdir sık sık zarar vermiş bir eksiklikti. Son zarar zihnimde kristalleşen bir etki yapmıştı.
Çok güçlü bir şekilde bu hatalardan kurtulmayı istiyordum.
Bu hatalardan kurtulma isteğimin gücü yanı sıra kurtulmamayı isteyen cılız da olsa bir karşı istek yoktu içimde. İstekle ilgili sorun yaşadığımızda, bazen yeterince açık, kesin ve net istemiyoruzdur. Bazen de kesin ve net istediğimiz halde, içimizde bu duruma muhalif düşen bir de karşı istek vardır ve isteğinizin gücünü baltalar.
Bu dikkatsizlikten kurtulmak konusunda hem yeterince istekliydim hem de gizli ya da açık bir iç karşıt isteğim yoktu.

İnanç

Aşamalara inanırım. Göz açıp bitene kadar sağlanan başarılardan çok, adım adım ama kararlı bir şekilde ilerlenerek sağlanan başarılar hoşuma gider.
Hedef yolunda ulaşılan ara aşamaların da başarı olduğunu kabul ederim.
Aşamalı yaklaşıma olan inancım, dikkatsizlikten kaynaklanan hatalarımı belirgin şekilde ve hızla azaltacağıma dair inancımı da pekiştirdi.
Eğer dikkatsizlikten kaynaklanan hiçbir hata yapmaz hale gelmek gibi bir hedef koysaydım, bu hedefe inanmam zor olurdu. Çünkü çocukluğumdan beri bu tür hatalar yapagelmiştim. Bunların tamamen ortadan kalkacağına inanmam çok kolay olmayabilirdi.
Burada düşülebilecek iki tür tuzak var:
- Öyle mükemmel bir hedef koyarız ki, öyle bir mükemmellik mümkün değildir. Şaşar beşer demişler, hiçbir zaman hata yapmayan bir insan olmak mümkün değildir. İnsanüstü bir mükemmellik hedeflemişsek, bu hedef bizi kendi çabamızda yılgınlığa sürükleyebilir.
- İkinci tür hata ise, aşamalarla çalışmayı hedefsizliğe dönüştürmektir. Aşamaların arası yeterince zorlayıcı olmalı ve iki aşama arasında geçecek süre yeterince kısa olmalıdır.
Artık hiç hata yapmaz hale gelmeyeceğimi biliyordum bir anda. Ama güçlü bir atılım ve erken bir başarı da bekliyordum. Aşamalı bir başarı sağlayacağıma kesin olarak inandım.

Niyet

Bu konuda kafamda verilmiş bir karar olarak yapılandı niyetim. Hatalarımı belirgin ölçüde azaltmaya niyet etmiştim.

Yöntem

Dikkatsizlik sonucu yaptığım hatalara tam olarak eğilip niyetli bir şekilde sorunun üzerine gidince bana faydalı olacak yöntem neredeyse kendiliğinden kafamda belirdi:
Kontrol etmek için vakit ayırmak bana pek fayda sağlamıyordu. Çünkü zaten kendi yaptığım hatayı pek fark edemiyordum. Tekrar ederken de aynı hataya eğilimli oluyor ve kontrolden fayda sağlayamıyordum. Bunun üzerine ilk yapışta hatasız yapmaya özen göstermeye başladım.
Kısa sürede sınavlarda hatalar sebebiyle kaydettiğim puanlar azaldı.

Süreç

İlk yapışta hatasız yapmaya özen gösterme yaklaşımım sonraki yıllarda iyice yerleşti ve hayatımdaki pek çok alana yayıldı.
Yazmaya başladığımda da, elimden çıkan metinler ilk seferde istediğim kaliteye çok yakın olabiliyordu. Ama kısa süreli bir sınavdaki taktiklerle uzun süreli bir yazma çabasındaki taktiklerin aynı olması sözkonusu değildi. Büyük çaplı bir eseri ortaya çıkarırken ilk aşamada hatasız bir ürün ortaya koymaya çalışmak, işi çok uzatabilirdi. İlk seferde bir bütün olarak olabildiğince az hatalı bir metni ortaya çıkarabilmek gerektiği gibi, bunu görece kısa bir sürede yapmak gerekiyordu.
Böylelikle yazmanın biraz farklı bir taktik gerektirdiğini kabullenmiş oldum. Bir sınavdakinden farklı olarak hatalarımı düzeltmek için zaman ayırmam gerekiyordu. Ama bir sınavdakine benzer şekilde, yaptığım hatayı düzeltmek için baktığımda da göremeyebiliyordum. Bunun için de araya bir bekleme dönemi koymayı keşfettim. Yazdıklarımdan uzaklaşıyor, onları biraz unutuyor, tekrar baktığımda daha nesnel bir bakış açısı kullanabilir hale geliyordum.
Kendimde uyguladığım dikkatsizlikten kaynaklanan hataları en aza indirgeme sürecini, şimdi liselere giriş sınavına hazırlanan kızım için de uygulamaya çalışıyorum. Farkındalık oluşturmayı başardık. Üstelik bilgi seviyesi olarak çözmeye yeterli olduğu halde yanlış yaptığı ya da yapamadığı sorularla ilgili güzel bir tanım da bulduk: Basit hata. Bir şeyi yanlış biliyor olmak, bilmiyor olmak gibi sebeplerle yapılan hataları ortadan kaldırmanın yolu öğrenmektir. Ama bildiğiniz bir şeyi yanlış yapıyorsanız, bu basit hatadır.
Dersanedeki ilk birkaç ayında basit hata kavramını fark etmesi, bunu ortadan kaldırmayı istemesi ve kaldırabileceğine inanması, basit hata yapmamaya niyet etmesi sayesinde büyük bir atılım gerçekleştirdi ve ilk yeniden değerlendirmede iki kademe üst sınıfa, şubenin en iyi sınıfına geçmeyi başardı. Bunda tabii ki çalışmalarının da etkisi oldu ama deneme sınavlarında aldığı sonuçlardaki hızlı zıplamayı sağlayan basit hata konusundaki yaklaşımımız oldu.

İçselleştirme

Dikkatsizlikten kaynaklanan hatalarla ilgili olarak kendimi sürekli gözetim altında tutarım. Aslında genel olarak hatalarım hakkında bunu büyük ölçüde yapıyorum.
Bir şey kötüye gittiğinde, istediğim sonucu alamadığımda neyi yanlış yaptığımı araştırırım. Bunu bilinçli bir davranışın ötesinde neredeyse otomatik bir davranış haline getirdim. Yapmayabileceğim bir hata yaptıysam, bunun sebeplerini incelerim, düşünürüm. Tekrarlanmaması için ne yapmam gerektiğini bulup uygulamaya çalışırım.
Hata, kaçınamayacağım bir hata da olabilir. Eksik bilgi, deneyimsizlik gibi sebeplerle… Böyle bir eksiklik varsa, bunun adını koyup gidermek için ne yapabileceğime bakarım.
Hata yapmak sorun değildir. Önemli olan geri dönüşü olmayan büyük risklere kurban gitmemek ve aynı hataları tekrar tekrar yapmamaktır.
Eğer riski iyi hesaplamaz ve gözden çıkarabileceğinizi düşündüğünüzden daha fazla kayba elverişli bir duruma girerseniz, bu kritik bir hata olur. Ya da daha az riskli olan birtakım hataları yapmaktan çok fazla çekinmeyip sonra da ne olup bittiğine aldırmadan yolunuza devam ederseniz, bu da kritik bir hata olur. Çünkü aynı hatayı tekrarlayıp durursunuz.
Riski iyi hesaplayıp, boyunuzu aşan hatalara olasılık vermemek ama küçük hataları da yapmaktan çekinmemek gerekir. Önemli olan hatalarınızdan öğrenip kendinizi düzeltmenizdir.
Hiç hata yapmayan bir insan, hiçbir şey öğrenemez. Gelişme sağlayamaz.

Kişisel gözlem

Bilinçsiz yeterliliğe ilerleme sürecinde, her eksikliğin farklı adımları önem kazanabiliyor. Üstelik aynı eksikliği gidermeyi düşünen iki ayrı insan için de farklı aşamalar önem kazanabilir.
Basit hatadan kurtulma yolunda takılma olasılığınız en yüksek iki aşama benim düşünceme göre farkındalık ve içselleştirme.
Basit hataların kendisine ne kadar zarar verdiğini çoğu insan fark etmez. Bu konuda farkındalık oluşturabilen bir kişinin istek, inanç, niyet aşamalarında takılma riski pek yoktur. Basit hatalardan ve sürekli zararlarından bahsediyoruz: Bunlar kurtulmayı kesinlikle isteyeceğimiz kadar bize zarar verirler ve üstesinden geleceğimize rahatlıkla inanabileceğimiz kadar basittirler.
Basit hatalar konusunda bilinçli yetersiz konumuna gelen bir insanın da işi çok zor değildir. Basit hataları gidermenin çok basit ve evrensel bir yöntemi vardır: Yaptıklarını tekrar düşün ve hatalarını bul. Kendi yaptığın bu hatanın nasıl geliştiğini incele ve gerekli dersi çıkar. Bu, zor bir iş değildir. Yani bilinçli yeterli konuma gelmek için çok uğraşmak gerekmez.
İkinci büyük takılma noktası, bilinçsiz yeterli hale gelmek, yani süreci içselleştirmektir. Çünkü içselleştirmeyi sağlamak için kendinizi kırıcı olmadan eleştirmeyi ve hatalarınıza odaklanarak bunları iyileştirmeyi bir alışkanlık haline getirmeniz gerekir. Bu dengeyi sürekli olarak tutturabilmek ve kendi hatalarını incelemede sürekli ve kararlı bir uygulamacı olmak kolay değildir.